Anasayfa Kültür / Sanat TÜRKÜLERDE YAŞAMAK, YAŞATMAK…

TÜRKÜLERDE YAŞAMAK, YAŞATMAK…

Pazar, 14 Ağustos 2016 17:50
Yazdır PDF

indirBir sabah uyandığınızda kendinizi geçmiş zamanın birinde bulsanız ne hissedersiniz? Ya da hiç hissettiniz mi? Biraz daha açarsak; zulmün, katliamın, yoksulluğun vs. bir sürü acının bir heybeye toplandığı bir zaman. Yüzyıllar boyu hatta insanlığın sınıflı topluma geçişinden bugüne süregelen zulmün hançeri. Durmadan, usanmadan insanlığın boynuna vurulan… Böyle bir zamana gözlerimizi açsak bir sabah… Geçmiş diyoruz ama normal bir güne de böyle başlamıyor muyuz bu süreçlerde? Evet.

Dersim deyince ’38 katliamı gelir akıllara. TC devletinin, Türkiye’de yaşayan milliyetlere, dillere, inançlara, kültürlere uyguladığı yok etme politikası ve özelde Dersim. Yapılan zulmün çetelesi yoktur burada, tutulmaz. Tutulsa da yeter mi çekilenleri anlatmaya? Dağlar, çaylar meşhurdur Dersim’de. Her saldırıda sığınılan yer olmuştur insanlara. Suları kan kızılı akmıştır çoğu zaman. Ölümü serin sularda karşılamıştır insanlar. Bir gece bir sabah kapılarını kırıp içeri giren askerlerin kana susamış yüzleriyle ve süngüleriyle. Ne olduğunu anlamadan kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden yola koyulmuşlardır. Arkalarında yanan evlerini ve yanan hayvanlarının çığlıklarını bırakarak, bilinmeyen yolu adımlamışlardır. Bazen uzun bir yolu adımlamışlardır, yürünen yolun sonunda nasıl bir felaketin kendilerini karışlayacağını bilmeden. Yolun sonu hep ölümdür. Yürüyenlerin bazıları biliyordur belki diğer ilçelerden, köylerden farklı olmayacağını. Ya kurtulmak ya da kurtarmak için birilerini. Ormanlıklardan, kuytuluklardan bir an kaçış planları yapılmıştır. Yolun sonuna gelmeden. Bazıları kurtulmuş, bazıları yakalanmıştır. Sonra dereler karşılamıştır ölümle birlikte insanları. Bazen de köylerinin yakınındaki derelerin başında, sıraya dizilip patlayan silah sesleriyle nedenini bilmedikleri ölümle hemen tanışmışlardır. Kanları derelerdeki sulara karışmış. Kan kızılı akmıştır apansız. Karışmıştır Fırat’a, Dicle’ye, Murat’a.

38’de dokuz yaşlarında olan bir ana şu olayı anlatır; Dersim’in bir köyü haber alır. Yakın köylere askerlerin geldiğini, köyün erkeklerini toplayıp götürdüklerini bir daha dönmediklerini… Haber alan köydeki insanlar her şeylerini bırakıp gece yola koyulurlar. Ormanlı bir tepeye vardıklarında yaşlılar ve çocuklar perişan olmuştur. O yüzden gece orada kalmaya karar verirler. Bir kadın çocukları susadığı için dereye inmiş. Suyu getirip çocuklara vermiş. Sabah tekrar indiğinde gözleri kan kızılı akan dereye ve öldürülen insanların bedenleriyle karşılaşmış. Ve o gece su diye çocuklara verdiği şeyin kan olduğunu anlamış.

Ana bunları anlatırken yaşanılanların çetelesinin tutulamayacağını bir kez daha hatırlatmıştır bizlere.

Dağları ise çığlıklar sarmıştır. Düşmanın saldırısından kaçıp mağaralara sığınılmıştır. Köylüleri ve savaşçıları dağ çiçekleri ve diğer canlılar misafir etmiştir. Sonra dereye inerken, yiyecek bulmak için mağaralardan çıkarken düşman tarafından fark edilip bombalanmışlardır. Ölen insanlar misafir oldukları dağlarda “bu son olsun “diye bedeller ödemişlerdir. Son olmayacağını bile bile. Ve yıllar sonra Ali Boğazı’nda öldürülen insanların kemikleri bulunur. Kemikler o tarihe götürür bizleri. Acımasız, soğuk tarihe. Ve haykırır Seyit Rıza kayası, haykırır Yılan Dağı, İncebel. Öfkesini akıtır yüreğimizin en derinlerine. Tüm katliamlara inat, o soğuk tarihe inat, dağlar yine de vazgeçilmez olmuştur insanların yüreklerinde.

Ve bir de türküleri… Yaşanılan acıların çetelesini en iyi onlar tutmuştur. Her kelime her söz farklı tonlarda verir vereceğini. Saz yol arkadaşıdır. Sazda da her kelimenin sesi ayrı ayrıdır, bazen ince bazen kalın teller eşlik eder sözlere. Kulağımıza gelen müzik ve sözler, o günlere götürür. O savaş ortamına, direnişe, ölümlere, yoksulluğa… Dağlarda silah sesleri, sularda kan kızılı… Munzur’ un başında oturup, o günlere gitmek bir de o tarihten izlemek Munzur‘u. Kim otursa hüzünle, öfkeyle kalkar. İnsanlığını kaybetmiş, halkın kanıyla beslenen “kan emici yarasalardan” tiksine tiksine ve bir başkaldırıyla kalkar. Laç Deresine uğrasak orda da aynı şeyleri görürüz. Zulmü, katliamı, direnişi… Dersim’in en yüksek dağına çıkıp baksak, her ilçesi her köyü mezrası aynıdır. Yakılan yıkılan evler, boş kalan tarlalar, göç ettirilmiş insanlar, öldürülen savaşçılar, kadınlar, çocuklar ve nice yaşanmışlıklar, film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçerler. Bütün bunları dinlediğimiz ağıtlarda ve türkülerde duyar görür ve hissederiz.

Dersim’de yazılan her türkünün bir hikâyesi, bir kahramanı vardır. Bir de kan kızılı tohildanı (İntikam)…

* Mara dür mend welatema (bizden uzak kaldı vatanımız)

 Zı çıçeğa koye bia meymanema (dağ çiçekleri gibi gelmiş misafir olmuşsun)

Ape sıleman qalo sıleman (Amca süleyman, dede Süleyman)

* Dersim vera sono, welat mamekiye

(Dersim’den gidiyorum. Mameki şehridir.

Daye qesibike to çı diya çı nıdiye…

(Ana konuş sen ne gördün, ne görmedin?)

Lazem ma berdıme dere laçte kırkerdime

(Oğlum bizi götürdüler, Laç deresinde katlettiler.)

Henké daybe maro mawesawes merdime (Bizi öyle dövdüler ki, biz diri diri öldük.)

* Civekeşi Mazgerd de nave pıra dısmen remo (Civekeş Mazgirt’te vuruyor, düşman kaçıyor.)

* Alişeri kora ber di cinie camerd qırkérdi. (Alişer’i dağdan aldılar,  kadın erkek katlettiler.)

* Vane bazaré genem de (Buğday pazarında)

Genem neno rotene (Buğday satılmıyor)

Bazaré genem é xarpetté (Harput’un buğday pazarında)

Sare inson yene rodene (İnsan kellesi satılıyor)

Dinlediğimizde bizleri o tarihe götüren türkülerden bir tanesi de “Çéné” türküsüdür. Bu türkü Kımançki’dir. Ve burada anlatılan hikâye; katliam döneminde düşmandan kaçarken kız çocuğunu suda kaybeden bir annenin hikâyesi anlatılır. Sözleri şöyledir:

Çéné çéné

Çéné çéna mına rınde ka mın

Çéna mı avé berda ax dıle ciqeramın sebkeri.

Ez nıka kamre waji

Dérde çénamı  zaf gırano?

(Kızım, kızım; benim güzel kızım. Kızım suya düştü ah ciğerim yanar. Ben şimdi kime anlatayım kızımın derdini?)

Sazın tellerinde incelip yükselirken sesler, bir ses daha eşlik eder derinlerden. Kendilerini uçurumlardan atan kadınların “tilili”leri; uzun bir serenat gibi eşlik ederler.

Türküler geçmiş ile geleceği birbirine bağlayan köprü gibidir. Katliamın yaşandığı o dönem yapılan şey bir bütün Dersimi, Dersim halkını ortadan kaldırmaktır. O dönem yazılan belgeler sadece TC devletinin elindedir. Halkın belgeleri de türküleridir. Bir araya toplanarak yaşanılan acıların çetelesini sazın tellerine nakış nakış işlemişlerdir. Türküler, bir halkın bilincidir. O bilinç ki kültürlerin direnişlerin, dillerin, inancın yok olmamasını sağlar; söz ile saz ile… Her telden ayrı duyguları verir. Acıyı, sevinci, özlemi, direnişi, ölümü, mücadeleyi ve daha bir sürü duyguyu. Mücadelelerin her yükseldiği dönemlerde daha coşkun daha sert vurulur saza, daha güçlü üflenir kaval, daha tok vurulur davul, daha derin nefes verilir zurnaya. Geçmiş de gelecek de türkülerde bulur kendini. Bir halkın yaşadıklarını en iyi türküler anlatır. Nerede olursak olalım, dünyanın bir ucunda ölen, öldürülen insanların acılarını ta yüreğimizde hissettirir türküler. Ve yaşatmak gerekir, yaşamını kaybeden ezilen insanları türkülerde. Bir daha yaşamların kaybolmaması için kırmak gerekir zulmün hançerini.

Ve elbet bir gün;

İsyanımız türkülenip, düşmanın beyninde pat diye patlayacaktır.

İnsanlığın, kültürü, dili, özgürlüğü, onuru olarak…

(Dersim’den bir Partizan)