Anasayfa Makale 16 Nisan referandumu ve sermaye birikimine uygun yeni rejim

16 Nisan referandumu ve sermaye birikimine uygun yeni rejim

Cumartesi, 06 Mayıs 2017 13:49
Yazdır PDF

hayir bitmedi1980’lerin başı, emperyalist neoliberal politikaların, “küreselleşme”  adı altında her tarafa uygulanma zamanıydı. Buna uymayan hükümetlerin, her ülkenin koşulalarına uygun olarak ortadan kaldırılması ve ABD-AB çıkarlarına uygun hale getirilmesi gerekiyordu. Ortadoğu ise ABD’nin başından beri önem verdiği bir enerji yatağı idi. Türkiye ise, Avrupa’ya taşınacak enerjilerin stratejik yol güzergahı üzerinde olduğundan, ABD-AB politikalarına uygun “ılımlı islam” modeli en uygun olanıydı. Böylece, işçi sınıfı hareketi de, islamcı cenderenin içine alınarak, sınıf mücadelesi manipüle edilmiş olacaktı.  

Türkiye’de Ecevit’in başkanlığında kurulan koalisyon hükümeti neoliberal politikaları, güçlü bir IMF desteğine rağmen, devam ettirmeye takatı yetmedi. Yanı sıra bölgesel çıkarlarına (Irak işgal'i konusunda- İşgalciler başarılı olmak için Kürtlere alan açarlar korkusundan dolayı- hemfikir değildi) uygun hareket etmeyecekleri görülünce, bu nedenlerle yıkma kararı aldılar ve onun yerine yeni bir proje olarak, Refah Partisini bölüp içindeki islamcı daha genç kadrolarla AKP’yi hazırladılar. AKP, başta ABD olmak üzere AB emperyalist güçleri tarafından tam da bu böyle bir projenin ürünü olarak ortaya çıkarıldı. Türkiye’de o süreçte AKP’nin ortaya çıkarılmasının tüm koşulları yaratılmıştı. Yeni kurulan bir parti üç ay sonra iktidara getirildi.

AKP’nin 2002 Kasım’ında iktidara getirilmesi, salt bir emperyalist proje değil, ülke içindeki işbirlikçi sermaye kesimlerinin de projesiydi. İçerdeki sermaye kesimlerini emperyalist sermayeden ayrı ele almak yanlış olur. Hepsi birbirine bağlı ve aralarında çıkar çatışmaları olsada, ikinciler birincilere bağlı olarak hareket eder.

AKP projesini salt MÜSİAD kesmine bağlamakta yanlıştır. Başta, TÜSİAD kesimide dahail olmak üzere bütün Türk sermaye kesiminin AKP projesini destek oldu. “devletin bekası” için, CHP’de AKP iktidarına destek oldu. Erdoğan’ın Siirt’ten milletvekili seçtirilmesi CHP’nin onayıyla oldu. Hatta, “bunlar Refah Partisi gibi değil, değiştiler. Muhafazakar demokratlar” olarak lanse edildiler. AKP’nin “demokrat” olduğu yalanın işçi ve emekçilere benimsetilmesinde, “yetmez ama evetçi” denilen burjuva liberallerin de önemli bir payı oldu. Bunların düsturu, “askeri vesayete son” sloganıydı. Ancak, askeri vesayet giderken, tek adam şahsında sermayenin sivil faşist diktatörlüğünün inşa edildiğini, bazıları görmedi, ancak bazıları ise bilinçli olarak gizledi.

AKP, birinci aşamada, kitleleri kazanma politikası izledi. "3 Y yi (yolsuzluk, yoksulluk, yasakları) ortadan kaldıracağız. Devamla “açılım politikaları ve kürtlerle “barış” bu politikanın sonucuydu. Bu süreç aynı zamanda AKP’nin karşı muhalifleri devletten temzileme ya da devlet içindeki rollerini geri plana itme politikasıydı. Bunu Gülen'cilerle birlikte yaptı. Ordu içindeki kemalistlerin temzilenmeside bu süreçte oldu. Bunuda NATO’ya egemen olan güçlerin yardımıyla yaptılar. ABD, 2003 tezkeresini onaylatan ordu içindeki güçleri temizlik operasyonuydu.

Burada bir not düşmek gerekiyor. Ordu içinde 2003 tezkeresine karşı çıkanların esas nedeni, Kürtler’in bölgesel  bir güç olarak ortaya çıkacağı düşüncesi ve buna karşı yapılan bir “hayır”dı. Yoksa, ABD’nin Irak işgaline ya da kendilerinin ırak’a girmelerine karşı değillerdi. Ancak, saddam’ın devrilmesi halinde Kürtler’in “bağımsız” olarak ortaya çıkacaklarını ve bunun Kuzey kürdistan’da PKK’nın daha da güçlenmesini hizmet edecek koşulların oluşucağını görmüş olmalarından kaynaklanıyordu. ABD askerlerinin Türkiye’den geçmelerine “anti-emperyalist” gerekçelerle değil, Kürt düşmanlığı esas olarak neden olmuştu.

AKP’nin en büyük başarısı hiç kuşkusuz “askeri vesayete son” vermekti. Ancak bunu, bağlı olduğu ABD ve AB burjuvazisinin desteği ile yaptı.

NATO şemsiyesi altındaki batılı emperyalistlerin en başta da ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi planları eksenindeki işgal ve "düzenleme"leri devam etti. Suriye’yi bölme ve Esad rejmine son verme vekalet savaşıyla birlikte, ülkemizde baskı ortamıda giderek ağırlaştırıldı. Bu baskıdan, AKP’nin en büyük destekçileri burjuva liberal aydınları da sonunda paylarını aldılar ve kendilerini hapishanelerde buldular. Başta da işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçiler devletin, AKP faşizmin kıskacı içine alındı.

Emperyalistlerin Suriye’deki paylaşım savaşına en büyük desteği veya rolü TC devleti, dolayısıyla AKP iktidarı verdi. Kendisi de buradan pay alma çabası içine girdi.

 

Sermaye birikimine uygun “Tek Adam Diktatörlüğü”

AKP’nin iktidara gelmesiyle toplum, AKP’nin güç kazanmasına koşut olarak islamlaştırıldı. Dincilik önce yavaş yavaş, sonra ise devlete sahip olma orantısıyla hızlanarak tüm kamusal alanlara yayıldı ve egemen kılındı. Emperyalist neoliberal politikaların ürünü olarak kutuplaştırmada beraberinde yaygınlaştırıldı.

Orduyu, polisi, tüm yargı kurumları AKP’nin birer şubesi haline getiren (aynı 1927-1945 yılları arası tek parti dönemi CHP’nin yaptığı gibi)  sermaye kesimi, kendi çıkarları doğrultusunda, istediği yasaları da engelsiz olarak birer birer çıkardılar. Yürürlükteki kendi yasalarına açıktan  uymama durumu, 2010 yılından itibaren devam etmektedir.

Örneğin, 7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına hükümet olabilme sayısını kaybeden AKP, o seçimi hükümsüz kılıp, 1 Kasım 2015 yılında silahların gölgesinde seçim yaparak zorla iktidarı yine tek başına aldı. Bu seçimin hükümsüz sayılması sermaye birikimiyle doğrudan ilintiliydi. Çünkü AKP’nin tek başına hükümet olmasına son veriyordu. Sermaye devleti, Kürtlere saldırarak miliyetçiliği ve militarizmi güçlendirerek, toplumu başta Türk-Kürt diye böldü. İşçi ve emekçilerin düşmanı sermayenin kendisi iken, kitlelerin dikkatini başka bir yöne çekmeyi başardı.

Burjuvazi, yasaları halka karşı kendi çıkarlarına uygun olarak çıkarmasına karşın, yürülükteki yasalar (12 Eylül faşist cuntasının çıkardığı 1982 Anayasa’sı), burjuvazinin geldiği duruma uygun düşmüyordu. Yasanın dahada otoriteleştirilmesi ve tek adam diktatörlüğüne uygun hale getirilmesi gerekiyordu. Bu, hem içte hem de dışta savaşa göre biçimlenmenin ihtiyacıdır. 1982 Anayasa’sında kısmen var olan kuvetler ayrılığı da ortadan kaldırılarak, yasama, yürütme ve yönetim tek adam elinde toplanması, emperyalist sermaye ve devlete egemen olan emperyalist sermaye ile içiçe geçmiş Türk sermayesinin büyümesine ve birikimine daha uygun hale getirilmeliydi. Anaysanın 18 maddesinin değiştirilmesi  için 16 Nisan 2017’de yapılan referandum bu gereksinime cevap olması için yapıldı. Ve tüm faşist diktatörlüklerde olduğu gibi, aleni bir şekilde  hile ve zor yoluyla “evet” oyları fazla çıkarıldı.

Türk egemen sınıflarının “tek adam diktatörlüğü” emperyalist sermaye ile de doğrudan ilgilidir. Emperyalist neoliberal politikaların burjuva demokrasisinin kırıntılarını dahi kaldırabilecek durumu yoktur.

Enerji yataklarının ve güzergahlarının bulunduğu alanlarda emperyalistler arası  çelişme oldukça keskinleşmiştir. Bu bölgelerdeki ülkelerde, işçi sınıfı direnişi ve demokratik bir muhalefet ile karşılaşmak istemiyorlar. Türkiye’de böylesi bir bölgede ve Ortadoğu ile Batı arasında bir geçiş alanı. Emperyalist sermayenin Türkiye’de demokrasi istememesi ve yasaların tek adamın elinde olmasını istemeleri bundandır.

16 Nisan Referandum’un hileli olduğu ayyuka çıkmasına karşı, emperyalist cepheden herhangi ciddi bir tavır gelmemesinin nedeni de yukarda saydıklarımız gerekçelerden kaynaklıdır. Ecevit Hükümetini, “anayasa kitapçığının fırlatılması” ile devirip AKP’ye iktidar yolunu açan emperyalist ve “yerli” burjuvazi, eğer AKP’de sermaye birikiminin önünde engel olursa, aynı gerekçelerle indirebilirler.

TÜSİAD vb. gibi bazı büyük sermaye örgütleri kimi çevrelerce bilinçli olarak “demokrat” gösterilmeye çalışılıyor. Oysa, Türkiye’de bütün referandumlar TÜSİAD’ın isteği doğrultusunda çıkmıştır. 2010 ve 16 Nisan referandumlarına da TÜSİAD karşı değildi. Çünkü, bu referandumlarda değiştirilen maddeler sermayenin çıkarları doğrultusundadır. Ayrıca TÜSİAD’ı emperyalist sermayeden bağımsız ele almak yanıltıcıdır.

İşçi sınıfının susturulduğu, tüm grev ve sendikal hakların yok sayıldığı, işçi kazanımlarının (kıdem tazminatı da dahil) birer birer sermayenin hizmetine sokulduğu bir ortamı TÜSİAD neden istemesin? Sermaye birikimi uğruna her gün iş kazalarının artması, ücretlerin ala bildiğine düşük tutlması, demokratik hak ve özgürlüklerin ve demokratik muhalefetin yok edilmesi sermayenin en başta gelen istemleri arasındadır. AKP-Erdoğan hükümeti de bunu en iyi yapanlardan biridir. TÜSİAD burjuva demokrasisinin kendisi için iseter, işçi sınıfının üzerinden ise burjuva kamçısının eksilmesini istemez.

 

CHP’nin muhalefetliği

CHP bir büyük burjuva partisidir. Türk egemen sınıfların temsilcisidir. Sosyal demokrat olarak kendisinin niteler. Ancak, Türkiye’deki son 15 yıllık gelişmelerde onun payı çoktur. Emperyalist ve yerli burjuvazinin istemi dışına çıkmamıştır. Temsilcisi olduğu sınıf ve o sınıfın niteliği gereği de çıkamaz. Temsilcisi olduğu burjuva sınıfın istemleri dışına çıkamaz. CHP içinde yer alan çok az sayıda burjuva demokratların çıkışları, CHP’yi “muhalefet ediyor” gibi göstermenin ötesine taşıyamıyor.

AKP ve CHP’nin birleştiği esaslı konuların başında; Kürt düşmanlığı gelmektedir.  Kürt düşmanlığı ve bundan hareketle de Kürt kazanımlarının yok edilmesi ve bölgede etkin bir güç olmalarının önlenmesi gelmektedir. Suriye tezkeresinin (3 Eylül 2015) onaylanması bu amaçlıdır. İkinci birleştikleri nokta ise; işçilerin ve geniş emekçi yığınların, demokratik hak ve özgürlükleri için sokaklara dökülmemesi ve bastırılmasıdır.

CHP, AKP’nin politikalarına karşı gibi gözükmesine karşı, “devletin bekası” için, yani sermayenin çıkarları için, yaptığı “muhalefet” göstermeliktir. Eğer bu göstermeliği yapmasa kitleler düzenden kopar, sol'a, radikalizme kayar. Bunu yol açmamak için biraz "muhalefet"lik, "muhalif"lik yapmak zorundadır. Tabi kendi tabanını oyalama taktiği izlerken, AKP’nin politikalarına bir engel çıkarmadığı gibi, tersine başarı olmasına desteğini sunmakta ve yolunu da açmaya devam etmektedir.

Kürt düşmanlığı, "teskere" meselesi, HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve eş genel başkanlarıda dahil bir çok milletvekilin tutuklanması, CHP’nin “evet” oyu vermesiyle olmuştur. Böyle bir yasa yürülükteki kendi yasalarına ters olmasına karşın, CHP “evet” demiştir. "Anayasaya aykırı da olsa destekliyoruz" diyen CHP'dir. Erdoğan’ın yasa takmamasını eleştiren CHP, kendiside aynı yolu izlemiştir. Mehsubais Kürtler olunca, “yasaların yok sayılması” bütün burjuva partileri için doğal karşılanıyor.

Kürt yerleşim yerlerinin tankla topla yıkılması karşısında tepki vermeyen CHP,  Kürdistan’dan tamamen silinmiştir.

CHP, kitlelerin haksızlıklara karşı sokaklarda tepki vermesine karşı. GEZİ olaylarında da aynı tavrı izledi. Kitleleri “yasalar içinde” kalmaya telkin etti. Oysa yasaların dışına çıkan AKP’ye karşı ise tepkisi, hep boş lafların dışına çıkmama olmuştur. “Meclis esas alınmalı” demesine karşın, meclisin işlemediğini kabule yanaşmadı. Son referandumla birlikte ise meclisin fonksiyonu hiç kalmamıştır. Kitleleri oylama ahırı olan meclis, bundan sonra ise hiç bir fonksiyonu olmayan yüksek maaşlı, besili domuzların ahırı olacaktır.

Meclis’in yasama olmaktan çıkarılmasına sessiz kalan CHP, AKP’nin rejimi değiştiren referandum sonuçlarına ise boyun eğmiştir. Bütün sosyal demokrat partiler gibi, CHP’de faşizmin koltuk değnekliğini yapmaya devam etmektedir. Her vesileyle "barış", "uzlaşma", "çözüm süreci" diye "bunları siz büyüttünüz" vb derken, yani hiç nefes aldırmamak lazımdı, "ez-çöz" yaklaşımından taviz verilmemelidir demiş oluyor. 16 Nisan Referandum çalışmalarında dahi AKP’yi teşhir edeceğine HDP’yi teşhir etmeye öncelik vermesi, onun gerçek niyetinin Kürtlerin ezilmesi olduğunu ortaya koymaktadır.

Egemen sınıf partisi CHP kitle hareketlerinin ve demokratikleşmenin önündeki engellerden biridir. İşçi ve emekçileri, demokrat kesimleri CHP’nin etkisinden kurtarma mücadelesi verilmeli, CHP çok yönlü olarak teşhir ve tecrid edilmelidir. CHP, anti-faşist cephenin bir birleşeni değil karşıtı olduğu bir an olsun unutulmamalıdır.

CHP, referandumun sonucunun hileli olduğunu bile bile, “devletein bekası” için ona açıktan meşruluk kazanırmıştır. “Yeni Kapı ruhu ve konsensüsünü”, yani "milli çıkarlar" üzerine olan mutabakatlarını hep diri tutacaklardır.

 

Referandum sonuçları nasıl yorumlanmalı?

Refarandum’un “evet”le sonlandırılacağı biliniyordu demek yanlış olmayacaktı. Bunu nereden çıkarıyoruz, 2016 referandumu, Cumhurbaşkanlığı seçimi, 1 Kasım seçimleri, AKP’nin iktidarı seçim yoluyla bırkmayacağının işaretini vermişti. Eşit koşullar da bir referanduma gidilememesi bir yana, ilerici, demokrat, devrimci halk muhalefetinin faaliyetlerine en ufak bir hak tanınmadı. OHAL/Sıkıyönetim koşulları altında ve dahası iktidarın en yetkililerinden en altlarına kadar unsurların tehditleri, iş'te atmalar ve açlığa mahkum etmelerinin tehditleri altında sandığa gidildi vb. Bu referandumda sonuç, hileyle “evet” çıkarılacağı belliydi ve nitekim, HAYIR oyları çok olmasına karşın, 2,5 milyon (AGİT gözlemcilerin ilk raporları) oy manipüle edilmiştir.

Kürdistan’da çoğu yerlerde (köy ve küçük kasabalarda) halka açık oy kullandırılmaların yanında, blok “evet” olayların verilmesi ve mühürsüz zarflar olayı, seçimin normal burjuva demokrasilerinde olduğu gibi olmadığı ve aleni bir şekilde hile yapıldığı ortaya çıkmıştır.

Referandumun devletin tüm baskı ve tutuklamalarına, işten çıkarmalarına akrşı, HAYIR oylarının yüksek olması, kitlelerin, özellikle işçilerin, AKP’den umudunu kestiğini ortaya koydu.

Özellikle Kürdistan’da “HAYIR” oyların açık ara önde olması, tüm baskı, katliam, yıkıma karşı halkın kendi iradesine sahip çıktığını göstermektedir. Kürt işçi ve emekçileri tavırlarını Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi yanında ortaya koymuştur. Bir önceki seçime göre %10’luk  “evet”ten yana kayması, sağlıklı olmadığı gibi, mühürsüz oyların yanında silah gölgesinde yapılan bir seçimde bunun olmasından doğal bir şey olamaz. Burjuva demokrasisinin normal normları içinde yapılmayan ve hertürlü devlet ve paramiliter güçlerin baskısı altında yapılan bir seçimin sonuçlarını normal koşullardaki seçim gibi yorumlayanların, bilinçli bir yanıltma amaçlı oldukları bilinmelidir.

Devlet terörünün her türlüsünün uygulandığı Kürtler üzerinde, sonucun HAYIR çıkması, Kürtlerin ulusal mücadelesinin devlet terörü ile geriletilemeyeceğini bir kere daha ortaya koymuştur. Hemen hemen bütün belediye başkanlarının tutklandığı ve kayyımların atandığı ve son bir kaç yıl içinde onbirbin Kürt siyasetçisinin tutklandığı bir yerde, sonucun devletin aleyhine çıkması, ulusal mücadelenin kitleselleştiğinin göstregesi olmuştur. Devlet, Kürtlere bir adım geri adım attıramamıştır.

Batı illerinde ise, özellikle başta İstanbul olmak üzere büyük metropollerde HAYIR’ların önde çıkması, işçi sınıfı ve emekçilerin AKP’ye kırmızı kart göstermesi olarak yorumlanmalıdır. En azından %50’lik bir kesim, islamlaştırmaya, daha da dizginsizleşme yetkisi isteyen tek adam diktatörlüğüne karşı çıkmaktadır. Bu %50’nin tümü aynı doğrultuda okunmasada, önemli bir bölümü anti-faşist nitelikli bir HAYIR’dır.

Refarandumun sonucu, Türk devletinin yönetim krizinin bitmeyeceğini ve baskıların ise kitleleri geriletemeyeceğini ortaya çıkarmıştır. Ekonomik durgunluğun krize dönüşmesi ve derinleşmesiyle beraber, kitlesel sokak gösterilerinin artacağının işaretini de vermiştir.

Egemen sınıflar açısından da, sonuç hüsrandır. Ancak, AKP-Erdoğan kliği, iktidarı normal yollardan vermeyecektir. Artık uzun süre o seçimleri hep “kazanacak”tır. Aynı 16 Nisan referandumunda olduğu gibi....

AKP, OHAL’i kaldırmayacak, baskı ve kutuplaştırmayı daha fazla artırma yöntemini izlemeye devam edecektir. Ve yine, “baş düşman Kürtler” ilan edilerek, savaş derinleştirilmeye çalışılacaktır. İktidarda kalma yöntemi; Kürtlere, işçilere, emekçiler, azınlıklara, alevilere, demokratik güçlere, komünistlere, kısacası  her tarafla  savaş hali olacaktır. Ancak, bu da onu daha başka kaos ve çelişmelerle karşı karşıya bırakacaktır. Kitlelerin önemli bir kesimi artık Kürt düşmanlığı ile susturulamayacaktır. Demokrasi güçleri, tüm baskılara karşın suturulamayacak ve yok edilemeyecektir. Güçlü bir işçi sınıfının varlığı, sermayenin tüm baskıları, faşist ve  anti-demokratik uyglamaları karşısında engel olarak duracaktır.

Ve Kürt Ulusal Hareket’de bölgede önemli bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Askeri olarak büyümüş ve kendini güçlendirmiştir. Türk devleti de bu gücü ezemeyeceğini ve kitle desteğini çekemeyeceğini görmesine karşın, Kürtleri bir birine kırdırma politikasına yönelmektedir.

Bu referandumun ortaya koyduğu bir gerçek daha var, burjuva demokrasi normları olarak ileri sürdüükleri “seçim” aldatmacasıda sona ermiştir. Burjuvazi, bütün yüceleri, “yüce TBMM”, “yüce ve bağımsız Mahkemeler”, “yüce YSK”, “yüce TSK” vb. gibi kurumların hiç bir “yüceliği” ve “güvenirliği” kalmamıştır. Bağımsız mahkeme kandırmacasının üstündeki “bağımsız” örtüyü de kaldırmak durumunda kalmışlardır. Burjuvazinin “demokrasi” yönü bütünüyle çökmüştür. Artık gizleyecekleri bir incir yaprağı da kalmamıştır.

 

Bir Özgür Gelecek okuru