Anasayfa Makale Ortadoğu’da mezhepsel dönüşüm sonuçları üzerine

Ortadoğu’da mezhepsel dönüşüm sonuçları üzerine

Pazartesi, 08 Mayıs 2017 11:35
Yazdır PDF

image001407Ortadoğu’nun tarihsel gerçekliği içinde stratejik önemi daima gündeme gelmiştir. Belki de insanlık tarihinin en derin izleri bu bölgenin varlığına ikizdir. Bunun nedeni ise bölgenin üretim ilişki ve biçimlerinin tarih sahnesinde ilkleri taşımasındandır. Bu noktada, Pers ve Roma İmparatorlukları gibi eski uygarlıklara ev sahipliği yaparken, birçok medeniyetin kültür mirasını da barındırmaktadır. Ortadoğu’nun bu tarihsel özelliğinin yanısıra bölgenin günceldeki ekonomik ve siyasal önemi de her geçen gün artmaktadır. Bu önem neticesinde emperyalistler bu bölgeyi parçalamaktan ve paylaşmaktan bir güne bir gün kendilerini alıkoymadılar. Emperyalist çelişkilerin en net görüngüsünü göreceğimiz Ortadoğu’da ulusal ve mezhepsel savaşlar iç içe geçmiş durumdadır. Bu karmaşık ilişki ağına dair ise ne yazık ki henüz sınıfsal bir doktrin konulamamış, konulsa dahi klasik teorilerin ötesine geçilememiştir. Ancak belirtmek gerekir ki “yeni” olarak belirtilen doktrin ve çelişkiler bölgenin ihtiyacını karşılamaktan uzaktır. Bu konu daha farklı kapsamlı bir tartışma konusudur. Bu açıdan bir değini olarak geçeceğiz.

Sanayinin gelişmesi ile birlikte önemi her geçen gün artan Karbon yakıtlarının merkez olarak Ortadoğu dünya petrol rezervinin yaklaşık % 60’ına, doğalgaz rezervinin ise % 43’üne sahiptir. Bu özelliğinden dolayı enerji ihtiyacı duyan sanayileşmiş emperyalist ülkeler Ortadoğu ile ilgili/üzerine politikalar geliştirmektedirler ve bu politikalar genel olarak halkların kanları ve yaşamları üzerinden şekillenmektedir.

Osmanlı’nın 1. Paylaşım Savaşında parçalanması ile birlikte İngilizlerin bölgede hayata geçirdiği dizayn, genel kapsamı ile bölgede Osmanlı’dan devralınan bürokratik iktidarların sürekliliği üzerineydi. Özellikle de Irak kapsamında Musul, Bağdat ve Basra’yı yeni bir politik oluşum olarak değiştirmeleri sonucu, Fırat-Dicle havzasını kontrolü altına alan ve yakın bir bölge devleti tarafından yönetilmeyen yeni bir oluşumdur. İngilizler başta ülkeyi bizzat yönetmeyi düşünmüşlerse de halkın direnişi karşısında bu hedeflerinden vazgeçmişlerdir. Bu bölgedeki direniş her ne kadar ulusal bir direniş olarak göze çapsa da direnişin öncüleri İslami cemaatlerdir. Özellikle ortaya çıkan isyanlarda halkın Şii kesimi önemli bir rol oynamış ve Şiilerin çoğunlukta olduğu Necef, bu dönemde isyanın merkezi haline gelmiştir. Sonuçta İngilizler tarafından Muhammed bin Abdullah'ın soyundan gelen Kral Faysal Irak'ın başına geçirilmiştir. Bu yöntemle İngilizler hem Irak'a tamamen hâkim olmayı hem de Osmanlı’nın ardından doğan halife boşluğunu bu şekilde doldurarak diğer İslam ülkelerine de etki etmeyi planlamıştır. Ancak bu çaba istenilen biçimde ilerlememiştir.

Kral Faysal’ın başa geçmesiyle beraber yaşanan en önemli gelişme Arap ulusçuluğunun teorisyeni Sati el Hüsri'nin Irak'a getirilerek bölgede İngilizlerin istediği biçimce bir devlet modelinin ve buna bağlı ordunun oluşturulmasıdır. Ancak bu plan da Şiilerin direnişi ile karşılanmıştır. Özellikle Şiiler mevut taleplerin içerisine Kürtlere özerkliğin verilmesini de ekleyerek Kürtlerin desteğini de toplamıştır. Öyle ki daha sonra kurulan bu ordu Şiiler ve Kürtler tarafından boykot edilmiş ve orduya asker alımları gerçekleşememiştir; bunun nedeni ise Kürtlerin ve Şii Arapların ülke nüfusunun büyük bir çoğunluğunu oluşturmalarıdır. Bu dönemde gerçekleşen boykot ise % 90 oranındadır.

1928’lere gelindiğinde ise Şiiler ile Sunniler arasında bir entegrasyon dönemi yaşanmıştır. Bu dönemde 88 kişilik Irak parlamentosunda 26 Şii bulunmaktaydı. 1930’da İngilizlerin ülkeyi terk etmesiyle birlikte Şiilerin direnişi bir kez daha boy göstermiştir. Bunun nedeni ise Şiilerin ülke nüfusunun yarısından fazlasına sahip olmasının yanı sıra temsiliyette Sünnilerden az olmasıdır. Bu isyanlarda ise merkezi talep seçimlerin gerçekleşmesidir. Hal böyle olunca ülkede dinsel ve etnik çatışmalar da boy göstermiştir.

Bu süreç içinde emperyalistler bölgede tekrar bir dizayna ihtiyaç duymuşlardır. Bu ihtiyaçtan hareketle ABD, 2003 yılında Irak’ı işgal ederek bölgede etnik ve mezhepsel çatışmaları körükleyerek halk kitlelerinin direnişini parçaladı. ABD’nin Irak yenilgisi ile birlikte bölgeyi terk eden işgalci güçler ardlarında aslında oldukça büyük ve tehlikeli bir tohum bırakmışlardı. Bu mezhep çatışmasına girmeden önce bölgedeki nüfuz ve mezhepsel dağılıma bakmakta fayda var.

Irak nüfusu (2014): 36.004.552 kişi.

Dinsel-mezhepsel olarak:

% 55-60 Şii Müslüman (Arap-Türkmen) nüfus: 17.050.000-18.600.000

% 37-40 Sünni Müslüman (Arap-Kürt-Türkmen) nüfus: 11.470.000-12.400.000

% 2-3 Hristiyan (Süryani, Keldani, Asuri-Şabak-diğer) nüfus: 620.000-930.000

Etnik olarak:

% 51-54 Şii Arap, nüfus: 15.810.000-16.740.000

% 20-21 Sünni Arap, nüfus: 6.200.000-6.510.000

% 16-20 Kürt, nüfus: 5.250.000-7.000.000

% 8-9 Türkmen, nüfus: 2.500.000-3.000.000

% 3 Hristiyan, (Süryani, Keldani, Nasturi, Asuri), 620.000-930.000

Irak’taki bu kozmopolit etnik ve dini tablo zaman zaman çatışmalara dönmüş ve tahripkar bir hal almıştır. Bu mezhepsel çatışma bölgede sınıfsal öfkeyi öteleyen değil ama saptıran bir özellik olarak öne çıkmaktadır. Zira yaşananlara baktığımızda sorunun sınıfsal ve ulusal boyutunu çok net bir şekilde görmekteyiz. Ancak görüngü kazanan mezhepsel ve dini savaş olmaktadır. Nitekim 2014 DAİŞ saldırılarından sonra bu mezhepsel savaş en yoğun halini yaşamaktadır.

Bağdat’ın kenar mahalleleri kendi aralarında Sünni-Şii olmak üzere keskin çizgiler ile ayrılmıştır.  Lakin Şii ve Sünniler de kendi aralarında parçalanmalar yaşamaktadır. Bölgede İran Şii tarafları bulunurken Suudi selefi temelli Sünniler ile radikal İslamcı temelli Sünniler de bulunmaktadır. DAİŞ çeteleri bu çelişkilerden faydalanıp 2014’ten itibaren Musul’dan El Anbar’a kadar Irak’ın büyük bölümünde hâkimiyet sağlamıştır. DAİŞ çetelerinin bu çıkışı karşısında İran Şii politikası ile Irak’ta daha fazla görülmeye başlamıştır. Bu durum ekonomik ve siyasi olduğu kadar askeri alanda da Haşd-i Şahbi milis gruplarının yaygın örgütlülüğü biçiminde kendini göstermiştir.

 

* Haşd-i Vatan-i’nin oluşumu ve süreci

DAİŞ çetelerinin Irak saldırıları sonrası Şii dini lider Ayetullah Sistani’nin çağrısı ile binlerce Şii milis Haşd-i Şahbi adı altında örgütlenmeye başladı. DAİŞ çetelerinin saldırısı ile meşrulaşan İran etkisine karşı ABD ise yeni bir politika belirledi. ABD’nin belirlediği bu politikanın iki temel amacı vardı. Birincisi; yıkılan Baas rejiminden kopuk gruplar üzerinden kontrol edebileceği ılımlı bir İslamcı grup oluşturmaktı. Bu yolla radikal İslamcılara karşı güçlü bir alternatif ortaya çıkabilecekti. Çünkü Nuri El Maliki’nin başkanlık döneminde iktidarın Şii güçlerinin kontrolüne geçmesi ile Sünniler ciddi bir baskı altına alınmış, bu şekilde DAİŞ veya El Kaide gibi tekfirci örgütler bu zemini kullanarak ciddi ve kapsamlı bir örgütlenme yaratabilmişlerdi. Bölgede bu açıdan DAİŞ ve el-Kaide gibi örgütler kendilerini bölgedeki halkın mevcut sistem ile olan çelişkilerinden yaratmışlardır. İkincisi ise; İran’ın Irak üzerindeki hakimiyetini sınırlamak istiyordu ABD. Bu nedenle Haşd-i Vatan-i şimdiki adı ile Ninova Bekçileri 2015 sonlarına 2016 başlarında doğru ABD’nin talimatı ile Bağdat hükümeti tarafından kuruldu. Ancak ABD’nin ve Bağdat hükümetinin bu güçlerle ilişki ve ilgisi zayıflayınca, TC, KDP aracılığıyla bunlara el attı. Böylece Haşd-i Vatan-i’nin büyük çoğunluğu TC kontrolüne geçti. Bu nedenle Haşd-i Vatan-i yani Ninova Bekçileri iki bölüme ayrılmaktadır. Birincisi; Bağdat ve ABD kontrolünde olanlar ikincisi ise; TC ve KDP kontrolüne geçenlerdir. Bu ordu ise genel olarak bölgede bulunan DAİŞ ve el- Kaide militanlarından oluşmaktadır.

 

* ABD denetimindeki Haşd-i Vatan-i

Haşd-i Vatan-i’nin ilk çıkış noktası Maxmur cephesi üzerinden olmuştur. Sünni Araplardan oluşan bu grup daha çok Cıburi, Şemer ve Sebhavi aşiretlerinden oluşmaktadır. Maxmur cephesinde DAİŞ çetelerine karşı yapılan operasyonlarda Geyara hattında yer almışlardır. Bu alanda bulunan Haşd-i Şahbi milisleri ile çatışma içinde olan Haşd-i Vatan-i grubu bölgede giderek güç toplamaktadır. Şu an ABD tarafından desteklenen ve asimetrik bir işgal için örgütlenen bu örgütün DAİŞ artıklarından oluşturulduğu bilinmektedir ve şu an Haşd-i Vatan-i taburu bulunmaktadır. Bunlar; Şeyh Ewas, Şeyh Mesud Merid ve Şeyh Nezhan taburlarıdır. TC ve KDP denetimindekiler Haşd-i Vatan-i ismini terk ederek Ninova Bekçileri ismini aldılar. Ancak ABD ve Bağdat kontrolünde bulunan taburlar halen Haşd-i Vatan-i ismini kullanmaya devam etmektedirler. Bu ordu her şeyden önce bölge aşiret savaş ağalarından oluşmaktadır.

 

* Şeyh Ewas Taburu

Şemer aşiretinden olan bu grubun sorumlusu Şeyh Ewas isimli kişidir. Musul iline bağlı Hezer kasabasındandır. Şeyh Ewas 2003 ABD’nin Irak işgalinde Saddam Hüseyin’e karşı ABD saflarında yer almış ve Geyara’da bulunan havaalanında çalışmalar yürütmüştür. Bundan yaklaşık 10 ay önce kurulan bu grubun yaklaşık 500 silahlı milisi bulunmaktadır. Ayrıca Kürt grupları ile ilişkileri sorunludur.

 

* Şeyh Nezhan Taburu

Sebhavi aşiretinden olan bu grubun sorumlusu Şeyh Nezhan’dır. Yaklaşık 500 silahlı milisleri bulunmaktadır. 1962-1991 yılları arasında Baas rejiminin yanında yer alıp Irak Kürdistan’ında katliamlar gerçekleştirmiştir. Hewler üzerinde petrol rezervlerine sahip olmak gibi bir çaba içerisindedir. Bağdat hükümeti içerisinde söz sahibi bir kişiliktir. Fakat El Maliki’nin döneminde Bağdat hükümeti ile ilişkileri koparma noktasına getirmiştir. Geçtiğimiz süreçte Haşd-i Şahbi milislerine karşı Maxmur hattı üzerinde DAİŞ saflarında yer almıştır.

 

* Şeyh Mesud Merid Taburu

Cıburi aşiretinden olan bu grubun sorumlusu Şeyh Mesud Merid’dir. Şeyh Mesud’un evi Hewler’de bulunmaktadır. Bu grup Geyara hattında yer almaktadır. 400’e yakın silahlı milisi bulunmaktadır. Son süreçte ABD desteği ile Havice alanına yakın konumlandırılmışlardır.

 

* TC ve KDP Kontrolünde Bulunan Haşd-i Vatan-i Taburları

TC devleti ve KDP ortaklığı bir süredir daha çok Kürt ulusal hareketine dönük bir rotada gelişmektedir. Bölgede KDP kendi imtiyazlarının ve bekasının korumalığını yaparken TC ise kendi tarihsel toprak yapısını korumayı ve bu şekilde feodal parçalanmışlığı sürdürmenin derdindedir. TC bu kapsamda Kürt ulusal hareketinin kazanımlarını engellemek için özellikle 2010’dan sonra Irak üzerindeki stratejilerini yenilemiştir. Nuri El Maliki döneminde Irak üzerinde bulunan Sünni güçler ile ittifak yapmaya başlamıştır. AKP’nin 2023 projesi olarak adlandırdığı stratejide bu ittifakın önemi büyüktür. Musul ve Kerkük üzerinde oluşturmak istediği Sünni blok ile hakimiyet sağlamak istemektedir. Bu şekilde her şeyden önce Osmanlı döneminden kalan Irak hevesini yenilemek ve belirttiğimiz gibi KUH’nin tasfiye etmek gibi bir amacı vardır.

KDP ise Irak genelinde Türkmen ve Arap Sünniler ile bu projeyi gerçekleştirmek istemektedir. Bu nedenle Başika’da sayıları yaklaşık 6 bini bulan Arap Sünnileri eğitip silahlandırmıştır. Bu grubun büyük çoğunluğunu Nuceyfi aşireti oluşturmaktadır. Nuceyfi aşiret liderlerinden olan Esil Nuceyfi DAİŞ çeteleri saldırıları öncesi Musul valiliği yapmıştı. TC’ye bağlı Haşd-i Vatan-i yani Ninova Bekçileri daha çok Başika’da bulunsa da küçük bir kısım KDP üzerinden Maxmur Cephesinde de konumlanmıştır. Hatta son günlerde Kerkük Cephesinde Duzxurmatu gibi alanlarda Ninova Bekçileri adı altında da örgütlenmektedirler. TC ve KDP’ye bağlı Ninova Bekçileri taburları şunlardır;

 

* Nuceyfi Ailesi Taburu

Bu grubun sorumlusu eski Musul Valisi olan Esil Nuceyfi’nin oğlu Abdullah Nuceyfi’dir. Nuceyfi aşiretinden oluşup daha çok Başika ve Duberdan’da bulunmaktadırlar. Yaklaşık 6 bin silahlı milisleri bulunmaktadır. Ellerinde Doçka, Havan, BKC, Arpici ve ferdi silahlar bulunmaktadır...

 

* Şeyh Farıs Taburu

Bu grubun şimdiki sorumlusu Şeyh Farıs’ın oğullarından biridir. Sebhavi aşiretinden olup Giyera kasabasına bağlı Duizat köyündendirler. Şeyh Farıs ve bir oğlu Maxmur Cephesi operasyonlarında “Nasır” köyünde konumlanmıştır. Bu tabur Şeyh Farıs döneminde ABD’ye bağlıydı. Ancak Şeyh Farıs’ın ölümünden sonra şimdiki taburdan sorumlu oğlu KDP ile ilişkilerini güçlendirdi. Daha sonrasında ise TC ve KDP kontrolünde olan Ninova Bekçilerine katıldılar. Şeyh Farıs’ın oğlu, Hewler valisi Newzad Hadi ile ilişkilidir. Yaklaşık 500 silahlı milisi bulunmaktadır. Nasır köyünde konumlanmışlardır.

 

* Şeyh Mehmud Taburu;

Bu grubun sorumlusu Şeyh Mehmud’dur. Cıburi aşiretinden olup Giyera’ya bağlı Hicer köyündendirler. Bu grup da ilk olarak ABD’ye bağlıydılar.  Ancak daha sonra KDP ile ilişkilerini güçlendirdiler. Şeyh Mehmud Bağdat’ta bulunan Sünniler arasında söz sahibidir. KDP ile ilişki geliştirmesindeki temel etken ise birçok petrol kuyusu ve benzin noktasına sahip olması ve KDP ile bu yönlü geliştirdiği ilişkilerdir. Yaklaşık 600 silahlı milisleri bulunmaktadır.

Emperyalistlerin ve bölgesel uşaklarının imtiyazları kapsamında bölgede gerçekleştirdikleri savaşlar uzun bir evreden bu yana devam ederken son olarak böylesi bir evrede savaş ağası gruplarca asimetrik işgal birlikleri oluşturuluyor. DAİŞ’in toplam gücünün dağıtılması ve parçalı olarak bölgede farklı isimlerce konumlandırılması söz konusudur. Bunun en net örneği yukarıda anlattığımız bu aşiretler eliyle yapılmaktadır. Musul ve Rakka operasyonları başlamadan önce akıllardaki temel soru DAİŞ sonrasına ilişkindi. DAİŞ sonrası planlanmak istenen durum budur ve bu da savaşın bitmediği/bitmeyeceği anlamına gelmektedir. ABD’nin Irak işgali sonrası bölgede bıraktığı mezhepsel savaş, yine aynı şekilde tohum olarak bölgeye serpiştirilmektedir. Ancak bu kez daha sistematik...

Sünni aşiretlerin Şii birliklere karşı olan mezhepsel öfkeleri bölge devletlerinin çıkarları ile şekillendirilmektedir. ABD’nin Suriye hava sahasını vurması, sonrasında Trump’ın açık bir şekilde Obama döneminde İran ile yapılan P5+1 anlaşmasını yanlış ilan etmesi gidişatın ne yönden olduğunu göstermektedir. Tüm bu gelişmeler bölgede aynı zamanda mezhepsel bir toprak bütünlüğünün sağlanması gibi bir ipucu vermektedir. Her şeyden önce Şiiler ve Sünniler birbirinden arındırılmış bölgeler ve devletler istemektedir. Zira bu mezhepsel krizin başka türlü bir dönüşümü ancak bölgede sınıfsal temelde yükselecek bir demokratik devrim ile mümkündür ki bu ise kendini yakın zamanda göstermemektedir. 


Son Haberler

Özgür Gelecek yeni sayısı çıktı!

ozgur gelecek 154

Alt Menü