Anasayfa Makale Bir ÖG okuru; “Ortadoğu’da savaşın arka kapısı”

Bir ÖG okuru; “Ortadoğu’da savaşın arka kapısı”

Perşembe, 06 Temmuz 2017 14:48
Yazdır PDF

ortadoğuOrtadoğu’da politik sürecin nasıl seyrettiğine dair öngörülerin sürekli değişim arz ettiği bir süreçte kimsenin aklına gelmeyecek bir şekilde nükseden Katar krizi bölgede yaşanan sürecin ateşinin oldukça geniş bir alanı kaplayacağını ortaya koyuyor. Özellikle Son dönemlerde Ortadoğu’nun kilit merkezi haline gelen Suriye’de dengelerin artık netleştiği bir tabloda ABD Suriye uçağını vurmuş ancak ne var ki bu bile mevcut diplomatik dengeleri yeterince sarsmamıştı. Ancak ne var ki tüm gelişmeler kendi koordinatları içinde, ideolojik politik akımlardan imtiyazlar düzlemine, mezhepsel krizlerden kendi içinde ortaya çıkan siyasal değişimlere ve askeri yönelimlere kadar birçok noktayı barındırıyor. 

Katar ile ortaya çıkan diplomatik kriz genel hatları ile bölgede imtiyazlar zinciri zerine oturan ve onun üzerinden gerek mezhepsel gerekse de siyasal dengeleri inşa eden bir yerde duruyor. Perdenin arka tarafına baktığımızda arşımıza çıkan sorunun esas olarak emperyalist projeler eşliğinde imtiyaz düzenlemesini görüyoruz. 1916’da görüngü kazanan bir projenin bugün aynısının emperyalistlerce gerçekleştirilmeye çalışıldığı bir durum söz konusudur. Özellikle İngiltere’nin ABD’nin bölgesel politikalarını angaje edecek şekilde ortaya koyduğu vaat dağıtımı ve İslam hilali projesi bölgenin can damarı haline gelen mezhep krizini “hedef aldığı” iddiasıyla cazip merkezine dönüşmüş durumdadır. Bölgede Suudi Arabistan’ın rolünü zayıflatacak, Fransa ve ABD olmak üzere birçok emperyalist devletin imtiyazlarını sarsacak olan bu proje bölgesel ittifakları da değiştirmektedir. Tahran’dan Doha’ya ve Türkiye’nin rolü kapsamında İdlib’e kadar uzanan bu hilal projesi esas olarak bu diplomatik krizin bir hattını ortaya koyuyor.  Katar krizinin etkide bulunduğu bir başka konuda geniş kesimlerce tartışılmayan Rusya, Çin ve ABD arasında bölgeye dair ortaya konulan projeye dair. Bu kriz her şeyden önce bölgede bu üç devletin projelerini boşa düşürdü. Katar krizinin gölgesi altında alan bu proje büyük randa  Filistin, Irak, Suriye ve Yemen’i kapsamaktadır. Ancak ne var ki Krizin bu ülkelerde etkileri ciddi derecededir. Bu açıdan bu krizin bahsini ettiğimiz devletler kapsamındaki etkilerini inceleyelim. Ancak konuya geçmeden önce bu etkilerin bölge halklarının kurtuluşunu ifade etmediğini esasta krizi derinleştirdiğini belirtmekte fayda var. Zira bu devletler üzerinde sürekli değişim gösteren bu projeler bölge halklarına dönük kapsamlı saldırıları beraberinde getiriyor.

Ortadoğu’da Filistin sorunu halen güncel

İslami değer kapsamında Filistin sorunu Ortadoğu’daki Müslüman Arap toplumlar açısından güncel ve başköşede duruyor. Zira onlar için meselenin esas nedeni Filistin’deki İsrail hegemonyası ve buna bağlı olarak İsrail’in varlığı. Ulusal bir sorun olarak gördüğümüz Filistin bugün Siyonist politikaların baskısı altında can çelişirken emperyalistler bölgede bu duruma dair yeni projeler gerçekleştirmek istiyor. Filistinlerin çoğunluğunun evinden kovulması (Nakba, 15 Mayıs 1948) ve Arap halklarının bu etnik temizliği kabul etmemesinden beri, durumu sadece Camp David anlaşması sonucundaki İsrail-Mısır özel barışı ve Oslo Mutabakatları sonrasında kısmen netleşti. Öte yandan İran ve ABD arasındaki gizli müzakereler ortaya çıkınca, bu kez Suudi Arabistan ve İsrail müzakere etmeye karar verdi. 17 ay süren gizli buluşmalar sonrasında ülke Tsahal’ın Yemen savaşına katılması ve taktik atom bombalarının nakli ile somutlaştı.

Gelinen aşamada ise Mısır –Suudi Arabistan’ı Filistin konusunda ikna etti. Bu ikna süreci Mısır’ın Suudi Arabistan’a bir yıl önce taahhüt edildiği gibi sürüyor. Görüşme neticesinde Mısır Tiran ve Sanafir Adalarını Suudi Arabistan’a bırakmaya karar verdi. Böylelikle Riyad de facto olarak, özellikle bu toprakların statüsünü belirleyen Camp David anlaşmasını kabul etmiş oldu. Mısır’ın kararının Suudilerin baskısıyla değil (Riyad petrol tedariklerini, ardından da 12 milyarlık bir krediyi boş yere bloke etti) ama Körfez’deki kriz nedeniyle alındığının altını çizelim. Suudiler, zaten devlet başkanı El-Sissi’nin kimi Cemaat üyelerinin kendilerine karşı darbe hazırlığı içerisinde olduğunu ortaya koyan belgeleri iletmesinden beri kararlaştırdığı üzere Müslüman Kardeşler ile ilişkilerini resmen kesti. Başlangıçta Suudi Arabistan iyi ve kötü Müslüman Kardeşleri birbirinden ayırabileceğine inandı. Daha önce de Katar’ı darbecileri desteklemekle suçlamış ama işler o zaman barışçıl bir şekilde gelişmişti. 1840 Londra Sözleşmesinden beri Mısır’a ait olan adaların devri hamlesi, Suudi Arabistan’a 39 yıl sonra Camp David Mısır-İsrail anlaşmasını zımnen kabul etme imkânı vermesinden başka bir anlam içermiyor. Öte yandan İran, Filistin davasıyla dayanışma adına ve aynı siyasal İslam anlayışını paylaştığı için, Hamas’ın siyasi yönetimine kapılarını açmış bulunuyor. Bundan sonraki aşama, 17 Haziran’da ortaya çıktığı üzere bazı İsrail şirketlerine Suudi Arabistan’da faaliyet izni verildiği ve El-Al Havayolu şirketinin Suudi hava sahasını kullanabileceği belirtildi. Suudi Arabistan ve İsrail arasındaki özel ticari ilişkilerin kurulması, ardından da Prens Abdullah’ın barış girişiminin (Arap Birliği, 2002) tanınması ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması (Prens Velid bin Talal’in İsrail Büyükelçisi olması bekleniyor) söz konusu oldu. Tüm bu gelişmeler aslında bölgede 2011 yılından bu yana süren Suriye iç savaşının sona geldiğini ve savaşın görüngüsün ardında yatan bir dizi görüşmeleri iade ediyor. Dolayısıyla bahsini ettiğimiz bu görüşmeler Filistin (Filistin Devletinin tanınması ve mültecilere tazminat ödenmesi), Lübnan’a (Şeba çiftliklerinden geri çekilmesi) ve Suriye’ye (cihatçılara verilen desteğin kesilmesi ve Golan Tepelerinden geri çekilmesi) gibi savaşın sonuçlarını etkileyecek niteliktedir. Ancak bunların çözüm olmayacağını şimdiden belirtmek gerekiyor.