Anasayfa Manşet Kılıçdaroğlu’nun “adalet” yürüyüşü, gerçekler ve tarihsel olarak sivil itaatsizlik-2

Kılıçdaroğlu’nun “adalet” yürüyüşü, gerçekler ve tarihsel olarak sivil itaatsizlik-2

Pazartesi, 17 Temmuz 2017 08:45
Yazdır PDF

1 adalet 678x381Türkiye’de Sivil Toplumculuk Tartışmaları:

Sivil toplum kavramı özellikle 12 Eylül’de devrimci hareketin aldığı yenilgi sonrası başlayan tartışmaların ana konularından biri olmuştur. Yenilgi sonrası devrimci hareketin bir kısmı yeniden toparlanma ve mücadeleyi bu kavram ekseninde tartışarak, çıkış yolunu  “sivil toplumculuk”ta bulmuş; ÖDP ve benzeri oluşumlar tam da bu tartışmaların sonucunda doğan hareketler olarak, birer kurtuluş yolu olarak sunulmuştur.

Teorinin köşe taşları ise Gramsci’ye dayandırılarak izah edilmiştir. İtalyan Komünist Partisi’nin kurucusu Gramsci, 8 Kasım 1926’da İKP’nin yasaklamasının ardından milletvekilliğinin düşürmesiyle birlikte tutuklanmış ve 1928 yılında 20 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Gramsci’nin, 11 yıllık hapishane yaşamında, geliştirdiği en önemli teorik çalışması “sivil toplum” üzerine olmuştur. Yenilgi dönemlerinde bir çıkış yolu olarak “sivil toplumculuğu” kurtarıcı bir mücadele biçimi olarak gören Gramsci’nin geliştirdiği bu strateji, daha sonra “Avrupa Komünizm”cileri tarafından temel bir argüman olarak kullanıldı. Avrupa Komünizmi, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası, sınıf mücadelesinin gerisine düşmüş “Komünist Partiler” tarafından savunulan, uzlaşmacı, reformist yolcuların elinde güçlü bir silaha dönüştü.

Avrupa Komünizmi savunucularının sahneye çıkışları SSCB’nin 1956 yılında gerçekleştirdiği 20. Parti Kongresi’nde anti-Stalincilik üzerine inşa edildi. Fransa, İtalya ve İspanya Komünist Partileri Avrupa Komünizminin başını çeken partiler oldular. Avrupa Komünizmini savunan tüm partiler, Marksizm-Leninizm’den koparak, uluslararası merkezleşmeye karşı çıktılar. “Batı Demokrasinin sosyalist yönetimlerin temeli olarak kabul edilmesi, iktidarların zora dayanarak alınması stratejisine karşı çıkılması, devlet ile toplum arasındaki çelişkilerin uzlaşmayla hal edilmesiyle sosyalizmin tedricen kabulüne” dayanıyordu. Bu görüş daha sonraları daha da ileri taşınarak, onları “kapitalizmin kabulüne” götürmüş ve bunu savunan tüm “Komünist Partiler” düzenin birer yedek gücü haline gelmişlerdir.

Devrimlerin yenilgi dönemleri ve devrimci durumun gerilediği koşullarda, bir çıkış yolu ve kurtuluş reçetesi olarak sivil toplumculuk reformların ötesine geçemedi. Rusya’da, gericilik yıllarında ortaya çıkan “tanrı arayıcıları” gibi, ülkemizde de, 12 Eylül sonrası, mücadeleye mecalleri kalmayan birçok çevre, parti ve örgüt, kaldığı yerden yeniden mücadeleyi örgütleme yerine, sivil toplumculuk tartışmalarına kendisini kaptırarak, eriyip gittiler. ÖDP de buna en güzel örnektir. Kurtuluş, Dev-Yol gibi kitle tabanına sahip örgütler ise, bu tartışmaların başına çeken yapılar olarak ÖDP içinde eridiler.

 

Tarihte Sivil İtaatsizlik Eylemlerinin Başlangıcı ve Günümüze Taşınması:

Amerikalı ünlü düşünür Henry Thoreu, 1846 yılında “kelle vergisi”ni ödemeyi reddettiği için bir geceliğine hapse atılır. Köleliğe karşı başlatılan bu eylemi neden yaptığını soranlara Henry, “Köleci bir devletin işini kolaylaştırmak istemediğini” ve bu yüzden de vergi vermeyi reddettiğini söyler ve bu eylemini felsefi olarak şöyle açıklar; “Tek bir namuslu kişi Massachusetts eyaletinde köle kullanmayı bırakarak bu ortaklıktan çekilse bu nedenle de cezaevine kapatılsa Amerika’da köleliğin kaldırılmasıyla sonuçlanır bu; çünkü ilk girişimin belirsiz olup olmamasının önemi yoktur. Bir kez iyi yapılan iş sonsuza kadar öyle kalacak demektir.  Oysa daha çok bu soru üzerinde laflamayı severiz biz.... Herhangi birini haksız yere cezaevine tıkan bir yönetimde, doğru kişinin bulunması gereken yer de bir cezaevidir... Bütün doğru insanları cezaevinde tutmak ya da köleliği kaldırmak seçenekleri söz konusu olursa devlet hangisini seçeceği konusunda duraksamayacaktır.”

19. yüzyılın başlarında bu eylem biçimi Mahatma Gandhi’yle daha da popüler bir biçim alır. 1869 yılında Porbandar’da Vaşiya Kastı’na ait bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve daha sonra Mahatma (ulu ruh) ismini alan Mohondas Karamçand Gandhi, Londra’da hukuk eğitimi aldıktan sonra ülkesine dönerek 2 yıl avukatlık yapar. 1893 yılında gittiği Güney Afrika’da beyaz rejimin ırkçı uygulamalarıyla karşılaşır. Gandhi’nin Güney Afrika’da geçirdiği yıllarda oluşturduğu ideolojinin temellerini, şiddet karşıtlığı, sivil itaatsizlik, pasifizm, uzlaşmacılık, çilecilik oluşturmaktadır. 11 Eylül 1906 yılında Gandhi, Güney Afrika’nın Johennensburg kentinin bir tiyatro salonunda toplanan 3 bin Hintli’ye kendilerine uygulanan ırkçı ayrımcılığa karşı pasif bir direniş başlatmalarını önerir. Bu direnişin adı “Satyagraha” idi. Bu pasif direnişin temel felsefesi; devletin koyduğu yasakları tanımama ve “suç işleme”dir. Böylece “suç işleyen” bireyler ya da grupların tutuklanması, bu tutuklamaların giderek kitlesel bir hal alması üzerine, toplumsal direnişin giderek yükseltilmesi ve devletin gelişen bu toplumsal direniş karşısında daha fazla dayanamayarak geri adım atması, hatta yasayı yürürlükten kaldırmasını sağlayan pasif direniş olarak adlandırılmıştır.

Gandhi’nin Güney Afrika’daki en gözde eylemlerinden biri de hükümetin, göçmenlerin sınırı izinsiz geçmelerini yasaklamasına karşı olmuştur. Gandhi, binlerce Hintliyle birlikte sınırı izinsiz geçerek bu yasağı delmiş, eylem sonrası tutuklanan binlerce direnişçinin konacağı hapishane bulunamayınca, hükümet en sonunda yasayı iptal etmek zorunda kalmış ve yasa yürürlükten kaldırılmıştır.

Gandhi, daha sonra ülkesine geri dönerek İngiliz sömürgecilerine karşı direniş başlatır. İngilizler dünyada tuz tekelini elinde tutmak için Hintlilerin ülkelerinde tuz üretmelerini yasaklar. Bu yasağın delinmesinin sembolü olarak Gandhi, deniz kenarına gelerek elindeki bir tasla deniz suyunu buharlaştırarak tuz üretir. Bu eylemine karşı İngiliz sömürgecileri Gandhi’yi hapse atarlar. Gandhi’nin tutuklanmasını protesto için binlerce Hintli deniz kenarına akın ederek tuz  çıkartmaya başlayarak yasaya karşı gelirler. Sonunda İngiliz sömürgecileri hem Gandhi’yi hapisten çıkartmak hem de yasayı yürürlükten kaldırmak zorunda kalırlar.

Dünyada sivil itaatsizlik eyleminin en önde gelen kişilerinden biri de Martin Luhter King’dir. 1929 yılında doğan Martin Luhter King, Amerika’da ırkçı uygulamalara maruz kalan siyahilerin haklarının alınması için sivil itaatsizliği geliştirdi. Bu eylem biçimini Thoreau ve Gandhi’den öğrendiğini açıklayan Martin Luhter King, 1955 yılında başladığı eylemlerini şiddet içermeyen bir biçimde gerçekleştirdi. Bunun ilk kıvılcımı, Alabama’nın Montgomery şehrinde siyasi bir kadının (Rosa Parks), otobüste siyah yolcular için ayrılan bölümde ayakta kalmaya karşı çıkmasıyla başlayan olaylar ülkede büyük bir tepki toplandı. Küçük itaatsizlik eylemleri giderek büyüdü. Martin Luter King, insanların otobüsle değil de yürüyerek işlerine gitmeleri çağrısında bulundu. 382 gün süren bu eylem sonunda, Yüksek Mahkeme, toplu taşıma araçlarındaki ayrımcılığa son verildiğini açıklamak zorunda kaldı. Bu eylemin sonunda, Martin Luhter King, bu eylemin politik içeriğini; “Siz acı çektirmekte ne kadar yetenekliyseniz, biz de acıya dayanmakta o kadar yetenekliyiz” diye açıkladı.  

Güney Afrika’da beyaz rejim tarafından geliştirilen ırkçı uygulamalara karşı Nelson Mandela’nın verdiği mücadelenin de büyük oranda sivil itaatsizlik eylemlerine denk düştüğünü söyleyebiliriz. Bu eylemler ve mücadele Mandela’nın 27 yılını hapishanede geçirmesine mal olsa da, bu mücadele kitlelerin ayağa kalmasını ve sonrasında “Mandela’ya Özgürlük” şiarına dönüşerek, kitlelerin sokağa dökülmesini sağlamıştır. Bu mücadele, Mandela’yı tutsaklıktan devlet başkanlığına taşımada önemli bir işlev görmüştür.

 

Sonuç olarak

Sivil itaatsizlik kavramı esas olarak 19. yy sonlarına doğru belirginlik kazandı. Sivil itaatsizliğin temel çıkışı, eylemi gerçekleştirenlerin, hükümetlerin ortaya koyduğu kanunlara karşı, kesinlikle şiddet içermeyen, herkese açık ve aleni olarak yapılan eylemlerle, karşı çıktıkları kanunların ihlal edilmesiyle yaratılan kamuoyu ve kitlesel olarak ortaya konan gücünün hükümetler üzerinde yarattığı baskıyla istediklerini elde etme şeklinde tanımlanabilir. Sivil itaatsizlikte, devletin ortadan kaldırılması ya da bir bütün eleştirisi hedefi dahi yoktur.

Stalin “Bazıları, Leninizm’in, genel olarak, reformlara karşı, uzlaşmalara ve antlaşmalara karşı olduğunu sanırlar. Bu kesin olarak yanlıştır. Belirli bir anlamda, bazı koşullarda genel olarak reformların ve özel olarak uzlaşma ve antlaşmaların gerekli ve yararlı olduğunu Bolşevikler de herkes kadar bilir” der. Bu belirleme gayet açıktır. Komünistleri tüm örgütlerden ayıran temel ayrım çizgisi,  devleti ortadan kaldırmak ve yerine proletarya diktatörlüğünü kurmaktır. Bu mücadelenin uzun soluklu olduğunu bilen komünistler, hedeflerine varana kadar bir dizi farklı mücadele biçimine başvurulması gerektiğini bilirler. Tarihsel olarak sınıf mücadelesi bunu defalarca ispatlamıştır. Ancak devrimciler, hiçbir mücadele biçimine, (özellikle de sivil itaatsizlik eylemleri gibi devrim mücadelesi yerine ikame edilmeye çalışılan) gerektiğinden fazla değer vermez.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “Adalet Yürüyüşü” toplumsal mücadelenin kıyısında yürümektedir. Bu yürüyüşün herkes için adalete dönüşmesi, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kararlı bir şekilde bu yürüyüşü belirlenen hedefte tamamlamasıyla değil, büyük emekçi kitlelerin, ezilenlerin, Alevilerin, Kürtlerin, tutsak yakınlarının, kadın ve LGBTİ’lerin, Cumartesi Annelerinin AKP hükümetine karşı sokakları işgal eden kararlı duruşlarıyla ancak sağlanabilir. Oysa CHP, “Adalet Yürüyüşünü” tamamladıktan sonra, bol bol bu yürüyüşün propagandasını yapmakla yetinecek, onun ötesine geçemeyecektir. (Bitti)