Anasayfa Pusula Umut gerçeklerden beslenir

Umut gerçeklerden beslenir

Pazar, 14 Mayıs 2017 09:30
Yazdır PDF

9 umut

Umutlu olmak, beklenenin gerçekleşeceğine dair güven duymaktır. Umudun varlığı, yapılan işe daha fazla sarılmayı, olanaksızlıkları “olur” yapmayı sağlar. Umut asla ve asla soyut bir kavram değildir. Gerçek yaşamdan beslenmeyen umut, hayalperestliktir sadece. Gerçeğin farkına varmak, buna göre şekillenmek ve geleceğe yürümek umudun kökeni, umudun kendisidir. Umutlu olmak iddialı olmaktır aslında. Dolayısıyla umudu yaratan da körelten de tüketen de bizler oluyoruz. Sınıflar mücadelesi, ezilenlerin mevcut olanı kabul etmemesi, umudun gerçeğe bağlı olan, capcanlı kalan kökleridir. Bizler de her koşulda buna sarılırız.

Umut “Ne Yapmalı?” sorusunu her daim canlı kılar. Çünkü gerçeğin içerisinden, mevcut durumdan egemenlere karşı mücadelenin dinamiklerini ortaya çıkarmanın temel sorusu budur. Yani her daim “Ne Yapmalı?” sorusuna yanıt aranmalı ve cevap doğrultusunda harekete geçilmelidir. Lenin’in en temel çalışmasına “Ne Yapmalı?” ismini vermesi, her devrimcinin, her yapının tüm süreçlerde en önemli sorusu olmasıyla ilgilidir. Kaypakkaya’nın 1971 kopuşundaki temel yazıları da esasta o dönemde bu sorunun cevaplarının aranmasıdır. Bu sorudan başlanmadıkça ve cevapları net olarak verilmedikçe bırakalım bir komünist partinin yolunu bulmasını bir bireyin günlük yaşamını dahi sürdürebilmesi zordur.

Sınıf mücadelesi-toplumsal yaşam, bazı çelişkileri çözerek, yenilerini ortaya çıkararak hızlı bir şekilde insan iradesinden bağımsız olarak gerçekleşir. Sınıf mücadelesinde taraf ve ezilenlerin umudu olan KP’nin görevi ortaya çıkanı ve kaybolanı yani “geleni ve gitmekte olanı” tarihsel olarak doğru belirlemek kadar belli konjonktürdeki değişimleri de hızlı bir şekilde görmek, tavır almak ve ileri atılmaktır. KP’nin bunu yapabilme kudretine sahip olması ideolojik-politik ve örgütsel olarak MLM’yi organik bir şekilde ele almasıyla ilgilidir. Yani donuklaştırmadan, ilerleterek, zaman ve mekana uygulamayı başararak! Bu konuda Türkiye devrimci hareketinin ve özelde de kolektifimizin pek de başarılı olduğu söylenemez. Bu başarısızlığın ortaya çıkardığı sorgulamalar, sınıf mücadelesine yanıt olma kaygıları kolektifimizde ideolojik-politik-örgütsel boyutları olan bir krizin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Dogmatik-bürokratik kanat, varolanı (bununla birlikte iktidarlarını) koruma güdüsüyle, statükoyu sağlamlaştırıcı bir yönelime örgütsel tasfiye yöntemini de kullanarak girmiş oldu. Sınıf mücadelesinde geri kaldığımız yönlerin özellikle politika üretimindeki tutukluğun aşılması için, dogmatik bürokratizmin aşılması gerektiğini savunan ve uygulanan örgütsel tasfiyeye karşı zorunlu olarak itiraz edenler ise yayımladıkları bildiri ile yenilenme iddialarını “süreç kendisini yenilemeyenleri affetmez” sözüyle ilan etmiş oldular.

Bu açıklama geniş bir devrimci çevrede ve özellikle mevcut devrimci yapıların sınıf mücadelesine yanıt olamayan hallerine karşı çaresizlik hissedenlerde bir umut, bir heyecan yarattı. Bu umut ortaya çıktı, çünkü bizimki gibi köklü bir kolektifin yapacağı her sıçrayış, atacağı her adım toplamda bir canlanma, bir ataklık yaratacaktır. Bu umuda cevap olma sorumluluğu bizlere aittir. Bu umuda cevap olabilmek için ideolojik-politik-örgütsel olarak yani bütünsellikli bir biçimde başta Lenin ve Kaypakkaya yoldaştan öğrendiğimiz şekilde mevcut statükocu zeminden kopuş yaratmanın zorunlu olduğunu görmeliyiz. Aynı zemini bazı düzeltmelerle korumaya çalışmak, eskiyi devam ettirmek umudu bu süreçte sönümlendirmek olacaktır. Dolayısıyla bu süreçte “Ne Yapmalı”ya verilecek birincil cevabın sadece kolektifimizi değil tüm TDH’yi sınıf mücadelesinden geri tutan zeminden kopuşun öncüleri olmamız gerektiği bilinciyle, heyecanı ve iddiasıyla, görev ve sorumluluklarımıza yönelmeliyiz. Lenin’in sözleriyle “hastalığa doğru ad koymak, hastalığı doğru teşhis etmek ve tedavi çaresini aramak cesaretini” kuşanmak ve gerçeğe gözlerimizi kapatmamakla yükümlüyüz. Bundan geriye düşülen her anda, kaybeden kolektifimiz ve ezilenler olacaktır. Bunu bilerek hareket etmeliyiz.

 

Teorik berraklığı sağlamalıyız!

Devrimciler, her zaman ideolojik-politik-örgütsel olarak açık, kararlı tutumlar sergilemelidir. Öze dair olan fikir ayrılıklarının, muğlak söylemlerle, kuşkularla, öğütlerle, ertelemelerle üstesinden gelinemez. Fikir ayrılıklarının gizlenmesi, “şimdi zamanı değil” denmesi birlik beraberliği artırmaz, aksine baltalar. Bir KP’de fikir ayrılıkları “önemsiz” denilerek geçiştirilip-örtülemez. “…ilk bakışta ‘önemsiz’ gibi görünen bir yanılgı en kötü sonuçlara yol açabilir ve ancak burnunun ötesini göremeyenler, hizip tartışmalarını ve görüş ayrılıkları arasındaki en keskin farklılıkları zamansız ya da gereksiz sayabilir, Rus sosyal-demokrasisinin yazgısı gelecek birçok yıllar boyunca şu ya da bu ‘ayrılığın’ güçlenmesine bağlıdır.” (Lenin, Ne Yapmalı?, s. 31, 2016)

Yaşadığımız kriz durumun ortaya çıkaran “görüş ayrılıklarının” sadece görünen kısmını değil kökenlerini bulmalı, çözümlemeli ve attığımız-atacağımız adımlara yansıtmalıyız. Kolektifimizi 1994’te benzer şekilde komünist devrimci kadroların tasfiye edilip artık iradeyi yansıtmayan ve buna rağmen konferansı toplamayan Merkez Komitesi’ne diğer organ ve komitelerin tavır almasıyla darbeciliğe karşı tavır olarak oluşmuş olmasına rağmen aynı durumu yaşamamız, buna yönelik çözümleme ve adımların atılmadığını göstermektedir. Demek ki, darbecilikle yeterince hesaplaşılmamıştır. O dönem darbeciliğe karşı tutum alan kadroların bir kısmının şu anda destek çıkmasının/darbeyi yapmasının nedenlerinden biri de budur.

Dolayısıyla farklılıkların üzerinden atlamanın-geçmenin sadece devrime, kolektife zarar verdiği bilinciyle hareket etmeliyiz. Bunlarla birlikte tıpkı Lenin’in Rus sosyal demokratlarının 1902’deki durumu için belirttiği gibi kolektifimizde de ve hatta TDH’nin de “yazgısını” belirleyecek olan şey, bu dönemeçte hangi “ayrılığın” güçleneceğidir. Haklı olmak, tarihsel bir misyon üstlendiğini bilmek, güçlenmek için yeterli değildir. Kopuş yaratabilmek çok güçlü bir teorik zemini de gerektirmektedir. Sosyal şovenizmin, dogmatik bürokratizmin, kitlelerden kopuk “örgütlenme” için politika üretiminin, reformizmin, maceracılığın, sağcılığın üstesinden gelinecek midir gelinmeyecek midir? Soru budur! Bu sorunun cevabının en doğru, en sağlıklı, en iyi biçimde verilebilmesi için, bu işi yüklenen kadro ve militanların teorik meselelere her zamankinden daha fazla yoğunlaşması gereken bir dönemden geçiyoruz. Bu gibi kriz durumlarını karakterize eden durumlardan biri teorik kargaşadır. “Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz.” Can feda kavgamıza, yüzlerce şehidimizin varlığına yani sürekli pratik içinde kalınmasına rağmen sınıf mücadelesinde geri düşüşümüzün temelinde öncelikle devrimci teorinin eksikliği yatmaktadır.

Teori asla tamamlanamaz. Teorinin tamamlanabileceğini düşünmek, zaman koridorunda donup kalmaktır. Elbette ki aslında en koyu dogmatik bile, açıktan “teori tamamlanmıştır” demez, diyemez. Ama tüm pratikler buna denk düşerse lafının bir değeri kalmaz. Karşımıza çıkan yeni politik durumların dahi 40 yıl öncesinde aranmasıyla karşımıza çıkmaktadır. Veya oluşturulan her “yeni” teorinin, illa ki eskiyi-belirleneni doğrulamasında görünmektedir.

Teorik düşüncenin gelişmesinde ortaya çıkan ilgisizlik, çaresizlik, üretememe halinin bizi geçmişe dogmatik tarzda bağladığını görmek zorundayız. Üretim olmayınca, varolanla yetinmek bir çıkış yolu olarak gösterilebiliyor. Dolayısıyla bu teorik ilgisizliğe, çaresizliğe teslim olmak değil, bahsettiğimiz şekilde başta krizin nedenleri ve bunlardan kopuşu sağlayacak analizleri yapmaya yoğunlaşmak gereklidir. “Öncü savaşçı rolünün ancak en ileri teorinin kılavuzluk ettiği bir parti ile yerine getirilebileceğini” (Lenin) bilmeli ve buna uygun hareket etmeliyiz.Dolayısıyla bütün teorik sorunlar üzerinde, Kürt sorunundan kadın sorununa, sosyo-ekonomik yapı tartışmalarından, toplumun siyasal özelliklerinden örgütsel yapıya, teori-politika ayrımından Kaypakkaya’yı önder kılan özelliklere politik devrimciliğe her konuya yoğunlaşmalı; eskiyen, bizi geri çeken, yaşamla uyuşmayan kimi yanları -ileri atılabilmek için- atmalıyız.

En son ihtiyaç duyduğumuz şey, yaşanan bu kriz durumunun “mitoz bölünme” tarzına ulaşmasıdır. Bilindiği gibi mitoz bölünme çok hücreli canlıların çekirdeğinin parçalanmasıyla birbirinin aynı olan “yeni” hücrelerin oluşmasıdır. Eskinin hastalıkları, yanlışları ve özellikle ön planda olan dogmatikliği yaşatmaya devam etmek anlamına gelen bu tutumdan sıyrılmanın ve gerçekten “yeni”yi oluşturmanın tek yolu, teorik berraklığın sağlanması ve politik devrimciliğin yani “an”a müdahil olma yeteneğini en üste taşıyan devrimciliğin hakim kılınmasıdır. Bizler bunu yapmalıyız ve yapacağız! Umutluyuz, çünkü gerçekler devrimcidir!


Son Haberler

Özgür Gelecek yeni sayısı çıktı!

ozgur gelecek 140 1

Bu Bölümdeki Diğer Yazılar

Alt Menü