GüncelManşet

OHAL’siz CHP mitingi ve bitip tükenmeyen Kemalizm hastalığı üzerine bir not

CHP Taksim Meydanı’nda darbeye karşı “Demokrasi ve Cumhuriyet” mitingi gerçekleştirdi. Sözde laiklik ve demokrasi çığırtkanlığı yapanların faşist diktatörlüğün kurucu partisi olması gerçeğini unutmamak önemli ve her daim hatırımızda olan bir gerçeklikken, buna şimdi de CHP gölgesinde meydana çıkanların tarih tarafından unutulmayacak olması eklendi.

24 Temmuz Pazar günü CHP Taksim Meydanı’nda 15 Temmuz darbe girişimine karşı “Demokrasi ve Cumhuriyet” mitingi yaparak ne kadar darbe karşıtı olduğunu, ne kadar “demokrasi aşığı” olduğunu ispatlamaya çalıştı. Tabii böyle bir zamanda “birlik ve beraberlik” de çok önemliydi ve ilk iş olarak AKP’yi mitinge davet ettiler. Aslında AKP’nin tam da meşruluğunu ispatlayan önemli bir fırsattı bu, yapılan sivil darbeyi meşrulaştırmaktı.

AKP böyle bir fırsatı değerlendirerek insanları mitinge davet etti, hatta ulaşımın ücretsiz olmasının zamanını da uzattı. Sonuçta bu süreçte insanların Türk bayrağıyla sokaklara çıkması onu güçlendiriyor, yaptıklarını meşrulaştırıyordu. AKP’liler az da olsa temsili heyetle gelip gövde gösterisi yaptı.

Görünen o ki, AKP’ye karşı yüksek yüksek sesle dile getirilen o şatafatlı sözler lafazanlıktan ileriye gitmiyor!

 

OHAL’e tek kelime değinmeyen Taksim manifestosu

Sendikalar ve reformistlere de söyleyecek sözümüz olacaktır ama öncelikle Kılıçdaroğlu’nun okuduğu 10 maddelik Taksim Manifestosu’nu biraz inceleyelim.

İlk olarak şunu belirtelim ki, CHP’li Kılıçdaroğlu yaptığı konuşmada AKP’nin sivil darbe yaptığının kanıtı olan, ilan edilen 3 aylık OHAL’e hiç değinmedi. Türkiye’nin şu an en önemli gündemi olan ve doğrudan devrimci, demokratik, ilerici, Kürtleri hedef alacağını bildiğimiz OHAL ile ilgili bir tek kelime dahi edemedi “demokrasi sevdalıları!”.

İşte “özgürlükçü”, “laik” ve “demokrasi aşığı” CHP’nin durumu budur.

Sakın yanlış anlaşılmasın “aman CHP bunu nasıl unutur, nasıl söylemez” diye bir derdimiz yoktur. Zaten CHP’nin faşist devletin kurucu partisi olduğunu ve özgürlük düşmanı olduğunu biliyoruz. Bizim lafımız o meydana çıkıp Kılıçdaroğlu’nu alkışlayan sendika ağalarına, şovenistlere, reformistlere, kendini devrimci zannedenleredir.

10 maddelik manifestonun maddelerinden birinde “Balyoz, Ergenekon ve casusluk gibi davalarda mağdur edilen insanların itibar ve haklarının iadesi bütün siyasal partilerin gündeminde olmak zorundadır” gibi bir madde bulunmaktadır. Balyoz, Ergenekon davalarında yargılananların halk düşmanı ve darbeci olduklarını çok iyi biliyoruz. Darbeye karşı yapılan bir mitingde Kemalist darbecilere iade-i itibar talebi anca faşist CHP’ye yakışırdı! Bu çeteler T. Kürdistanı’nda katliam, köy yakma, işkence gibi Kürt halkına yönelik saldırıların içerisinde yer almış bir numaralı insanlık düşmanlarıdır.

Kürt halkına işkence, katliam, imha her daim devlet politikasıdır ve bu faşist çetelerin her daim bir sahiplenicisi bulunur.

 

İçten içe Kemalizm hayranlığı

Manifestonun kendisine dair tartışmayı bir kenara bırakırsak, Taksim mitingine ilişkin tartışılması gerekenlerden biri de oraya katılan emek güçleridir. Mesela DİSK, KESK, TMMOB, TTB, Halkevleri, TÖPG, Haziran Hareketi, EMEP, EHP

Oraya gidiş amaçlarını “darbe ve AKP karşıtlığı” üzerinden kanıtlamaya çalışsalar da; bu mitinge katılımın altında yatanın bir türlü içlerinden atamadıkları Kemalizm hayranlığı ve buna bağlı olarak AKP-CHP arasında bir seçime giderek CHP’ye ilericilik atfetmeleri yatmaktadır. Çok açıktır ki ortada CHP’yi sığınılacak bir liman olarak gören bir anlayış mevcuttur.

Tabii tam da burada şöyle bir ayrıma gitmeliyiz. Ortada bu ülkenin devrimcilerinin, ilericilerinin darbeye ve AKP’nin darbeyi lütuf kabul etmesine dönük tepkiyi dile getirecek bir alan bulması, yaratması gereklidir. Bu açıdan bu arayış anlamlıdır. Ancak bu arayışa cevabın CHP ile verilmesi yönlü bir “tercih”, Türkiye’deki ilerici muhalefetin rengini ortaya seren bir olgu oldu.

Hele de bir gün önce HDP tarafından düzenlenen mitinge devrimci ve ilerici güçlerin katılımına baktığımızda ortada çok net bir tercih ve seçimin olduğunu söylemeliyiz. Belki bunu söylemek için erken ancak bugün Gezi İsyanı’ndan Rojava Devrimi sürecine, Kobanê nöbetlerine ve 7 Haziran seçimlerine kadar Kürt ulusal hareketi ile Türkiye devrimci ve ilerici hareketleri arasında gelişen dayanışmadan geri çekinme ve araya “mesafe” koyma kaygısı kendini ortaya koyuyor.  

 

68’den bu yana bir hastalık: “Kemalizm’e ilericilik atfetme”

CHP mitingine sağlanan katılımın açıkça ismini koymak gerekiyor: CHP’ye ve Kemalizm’e ilericilik ve kurtarıcılık misyonu yükleniyor. Türkiye’deki devrimci ve ilerici hareketler üzerindeki bu leke yeni de değil üstelik, 68 kuşağıyla sistematikleşen devrimci hareketlerin bu aşamadan itibaren bakış açılarını sakatlayan bir lekedir bu.

Ne zaman İslamcı bir parti hükümete gelse kimi devrimci, reformist, oportünistler CHP’ye sarılmış, seçimlerden, CHP’nin iktidara gelmesinden medet ummuşlardır.

Bu konuda en net karşı koyuşu ve tanımlamayı yoldaş İbrahim Kaypakkaya koymuş ve Türkiye devrimci hareketine miras bırakmıştır. “Ülkemizde bir yığın revizyonist ve oportünist klik, özellikle Kemalizm konusunda aynı şeyi yapıyor. Özellikle Kemalizm konusunda, orta burjuvazinin gerçeklere aykırı idealist yargıları öylesine beyinlere yerleşmiş, kafalara öylesine tekel kurmuştur ki, Kemalizm’in komünistçe değerlendirmesi olanaksız hale gelmiştir. Şimdi iyi biliyoruz ki, bizim Kemalizm konusundaki yargılarımız, Çetin Altan, D. Avcıoğlu, İlhan Selçuk’tan tutun da, TİP, M. Belli, H. Kıvılcımlı, TKP, THKP-THKC, THKO ve Şafak revizyonistlerine kadar, bütün burjuva ve küçük burjuva örgüt ve akımlarını öfkeyle ayağa fırlatacaktır. Ama öfkeyle ayağa fırlamaktansa, Türkiye tarihine daha ciddi olarak göz atmaları, onu doğru olarak kavramaya çalışmaları gerekmez mi? Türkiye gerçekleri bize şunu gösteriyor:

Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir. Kemalistler, M. Suphi ve 14 yoldaşını, kahpece ve hunharca boğazlamışlardır… Kemalizm demek, işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük burjuvazisinin ve küçük memurların sınıf mücadelesinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir… Kemalizm demek,  her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir… Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir…” (İ. Kaypakkaya, Bütün Eserler, syf. 109-110)

24 Temmuz Pazar günü ortaya çıkan manzaraya en net yanıtı verecek olan yine Kaypakkaya yoldaşın bu belirlemesi olmuştur. Faşist bir partiye karşı olmak için diğer bir faşist partinin yanında olmaya gerek yoktur. Ne kendimizi kandıralım ne de kitleleri peşimizden sürükleyerek egemen sınıf partileri arasında bir seçime zorlayalım.

Evet evet, bunu yapmayalım!

Hele de neredeyse “Taksim’in yeni fatihi” ilan edilecek kadar kabartılan Kılıçdaroğlu’nun hakkında tek kelime etmediği OHAL karanlığı sokaklarımızı sarma konusunda atak yapmaya hazırlanırken…

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu