Güncel

“Çözüm süreci” AKP’nin tutsağı(mı)dır?

Türk egemen sınıflarının, Kürt ulusal meselesine “derman” olsun diye yürütmeye koyulduğu “çözüm süreci” gelinen noktada AKP’ye mahkum edilmenin, onun geleceğini gözetmenin, umutları ona bağlamanın, yaşadığı her sorunda onun arkasında sıralanmanın zorunluluk olarak dayatıldığı ideolojik bir argümana dönüştü. “Çözüm Süreci” Kürt sorununu çözecek “kutsal bir misyonla” başta Kürtlere, Kürt ulusal hareketine ve tüm halka sunuldu. Demokrat olan, Kürt halkının hakkını savunan, ülkede reformcu temelde ilerlemeyi savunan, Müslüman olan, gerçek Türk milliyetçisi olan herkesin bu süreci sahiplenmesi; bunun milli, demokratik, insani bir görev olarak telakki edilmesi gerektiği durmaksızın propaganda edildi ve ediliyor.

AKP’ye yönelik her itiraz, her muhalif duruş, her demokratik hak arama mücadelesi “çözüm sürecinin sabote edilmesi”, savaştan yana olma, kandan beslenme olarak karşımıza dikiliyor. Adeta çözüm sürecini önemseme ölçütü AKP’nin politikalarına itiraz etme ya da etmeme kriterine bağlanmış durumda. Olası her siyasi saflaşmada AKP’yi gözetmiyorsan, ona dolaylı olsa da destek vermiyorsan “çözüm süreci” karşıtı olarak yaftalanmamak işten değil! “Çözüm sürecini” sahiplenmek AKP’yi sahiplenmeksizin mümkün değil algısı yaratılmış durumda. Barış istiyorsan, Kürt haklarını savunuyorsan, diyalogla çözüm istiyorsan AKP’ye mecbursun!

Bu yaklaşım ve tutum, özellikle Kürt ulusal hareketinin kimi toplumsal ve siyasal gelişmelerde aldığı tavırlarla desteklenmekte ve adeta ayaklarını sağlam bastığı zemin olmaktadır. Bu tavrı Gezi İsyanı’nda gördük. Çözüm sürecinin selameti gözetilerek ve daha başka tali düzeydeki bir dizi sosyal ve siyasal gerekçeyle bu sürece gerekli ilgi, alaka ve destek verilmedi. Sembolik düzeyde bir destekle sınırlı kalındı. Böylece AKP’nin yaşadığı kriz bu yaklaşımla derinleştirilmedi. Ki bu sürece Kürtlerin serhildan düzeyinde bir katılımı sürecin gidişatını bambaşka noktalara sürükleyecekti. Bu duruma dair AKP’de memnuniyetini açıkça ifade etti zaten.

Yine son olarak Gülencilerle AKP arasındaki savaşta Kürt hareketinin genel eğilimi AKP’yi kollamak biçiminde şekillendi. Kuşkusuz bir taraf olma bağlamında AKP yanında yer almaktan bahsetmiyoruz. Bu siyasetin doğasına zaten uygun olmaz. Ancak duruma dair çözümleme ve tespitler AKP’nin ürettiği ve mücadele aracına çevirdiği argümanlarla oldukça uyumlu. Bu uyumluluk hali kuşkusuz AKP’nin yaşadığı bunalımlı süreçte ona derin bir nefes alma fırsatı yaratmaktadır. En azından yeni olası sıkıntılarla boğuşmak zorunda kalmamanın rahatlığı içinde olacaktır.

Abdullah Öcalan en son BDP ve HDP heyetleriyle yaptığı görüşmede 17 Aralık süreciyle ilgili şu açıklamayı yaptı: “Yaşanan son gelişmeler de göstermektedir ki süreç bir an önce tahkim edilip, tam demokratik bir ülke inşası gerçekleşmezse içeride ve dışarıda savaş isteyen demokrasi düşmanı güçler komplolarına hız vereceklerdir. Bu topraklar son iki yüz yıldan beri hep bir darbe ateşiyle kavrulmaktadır. Bizim geliştirdiğimiz süreç anti darbecidir ve demokratik bir toplumu hedeflemektedir. Ülkeyi bir darbe ateşiyle yeniden yangın yerine çevirmek isteyenler bizim bu ateşe benzin taşımayacağımızı bilmelidir. Bu ateşi söndürmenin tek yolu demokratik barışı bir an önce getirmektir.”

Yaşanan krizi Kürt meselesi bağlamına yerleştirerek hükümete çağrılar yapmakta ve ortaya çıkan yeni fırsatı kullanmaktadır. Buna diyecek bir şey yoktur. Hatta sürecin ve ilişkilerin doğasına uygundur. Ancak tartışılması gereken yaşanan devlet içindeki krizi AKP’nin jargonu ve ele alışıyla yorumlamaktır. Tayyip Erdoğan’da günlerdir bir yargı-polis darbesinden, milli iradeye Gülen Cemaati ipoteğinden bahsetmektedir. Abdullah Öcalan da yaşanan gelişmeleri bir darbe olarak yorumlamakta ve AKP ile benzer düşündüğünü deklare etmektedir.

Gelişmeleri bir “darbe” olarak yorumlamak sürecin özelliklerine ve niteliğine uymayan siyasal bir tespittir. Gelişmelerin bir darbe olmadığını, yeterince darbe deneyimi olan bir siyasal tarihe sahip bu ülke gerçekliğine bakarak fark etmek mümkündür. Belli kliklerin kendilerine yönelik yıpratma mücadelelerine bu gözle bakması, gelişmeleri bu argümana sarılarak püskürtmeye çalışması anlaşılırdır. Ancak bunun böyle olması gerçeği yansıttığı anlamına gelmez. Her siyasal kapışmayı, her ayak oyununu, her klik kavgasını ve kriz zamanlarını bir darbe olarak değerlendirmemek gerekir. Çünkü demokrat, ilerici, devrimci kesimler darbenin ekonomik, siyasal ve toplumsal çalkantılara karşı bir demir yumruk olduğunu, tüm toplumu katı bir şiddetle zapturap altına almak olduğunu bilirler. Oysa yaşanan gelişmeler kliklerin birbirini darbeleme, zayıf düşürme sürecidir. Bunun dışında halkın algısında oluşmuş bir “darbe” tespiti bu argümana sarılan bir kliğin destek değneğine meşruiyet katmaktan ve yaşanan gelişmeleri bir tarafın penceresinden okumaya mahkum etmekten başka bir sonuç vermeyecektir.

Abdullah Öcalan kuşkusuz yaptığı tespitin neye karşılık geldiğini bilerek hareket etmektedir. Zira yine süreç okumasında bu gelişmelerin “Çözüm sürecini” hedeflediğini de ifade etmektedir. Ki zaten gelişmelerde örtülü bir şekilde taraf olma ihtiyacı bu kaygıdan ileri gelmektedir. Yani çözüm sürecinin selametle yürümesi kaygısı! Bu kaygının esas kaynağı ise AKP’siz bir çözüm sürecinin olmayacağına dair yaklaşımdır. Kürt hareketinin barış ve çözümün AKP çizgisi dışında gerçekleşmeyeceğine dair bir kanaati vardır. 12 Ocak’ta Selahattin Demirtaş’ın gazetecilerle yaptığı kahvaltılı söyleşide “AKP’nin iktidardan düşmesi çözüm sürecini bitirir” tespiti, bunun kanıtlarındandır.

ÇÖZÜM SÜRECİNDE “MUHATTAP” AKP DEĞİL, DEVLETTİR!

Bu yaklaşım, AKP’yi süreci yönetmede oldukça rahatlatmaktadır. Bıkmaksızın bir oyalama ve zaman kazanma politikasını uygulamaktadır. Daha doğrusu çözüm sürecinin ele alınışında devleti rahatlatan bir durum oluşmaktadır. Çünkü devlet bu süreci ne kadar uzun vadeye yayar ve temel hakları geciktirirse kendisini o kadar avantajlı saymaktadır. Çünkü Kürt meselesi esasta bölgesel konjonktürün ve gelişmelerin TC’ye dayattığı bir süreçtir. Bu dış faktörlerin zorlamasıyla mecbur kalınan sürecin ilerletilmesinde devletin ayak diremesi ve süreci geciktirme politikası anlaşılırdır. Devlet olası konjonktür değişimini de bir yandan kollayarak Kürtleri bildik, klasik yöntemlerle baskılama arzusu içindedir. Ki zaten en iyi bildiği şey de budur.

Barış ve diyalog yolunun yegane temsilcisi olarak AKP’yi görmek, gerçekten bu devletin böylesi önemli bir meselede nasıl şekilleneceğini ve devlet gerçekliğini kavrayamamak demektir. Bir defa TC emperyalizme yarı bağımlı bir devlettir. Temel yönelimini bu devletlerin politikalarına bağlar. Emperyalistlerin oluşturduğu büyük harita içinde bir yerde konumlanma ama en etkin şekilde konumlanma arzusu içindedir. En temel sorunlarında bu “büyük harita”ya bakarak yerini belirler, yönelimini çizer. Devletin Kürt meselesini yeni biçimler içinde ele almasında bu durum esas belirleyici öğedir. Onu yeni biçimlere zorlayan esas yön ise Kürt Ulusal Hareketi’nin mücadelesinde süreci getirdiği evredir. Kuşkusuz bu mücadele ve Kürtlerin uyanış süreci yaşanmasa TC temel paradigmasına uygun bir yönelimi esnemeksizin yürütecektir. Ancak artık imha, inkar ve katliamlarla bu meseleyi yürütmek demek onun bölgesel oluşum içinde rolünü oynamasına engel ya da daha iyimser yaklaşımla geciktirici bir etken olacaktır. Zaten barış ve diyalog süreci bu zorunluluktan gündemindedir. Bunu kavramak devletin yöneliminin kaynağını ya da bütünlüğünü de kavramak anlamına gelir.

Bu bağlamda sürecin yürütmesinde AKP’nin olması sürecin onun iradesine ve yeteneğine esasta bağlı olmasını doğurmamaktadır. Hatta diyebiliriz ki AKP sürecin daha aktif ve etkin yürütülmesinde tutuktur. Çünkü TC tarihinde hep tali düzeyde etkinlik içinde olmuş, egemen paradigmayla belli çelişkileri bulunan bir çizgide yer almıştır. Bu durum onun yürütmede olduğu dönem boyunca attığı her adımı büyük bir endişe ve kaygıyla atmasını getirir. Zira olası başarısızlıkta devletin kadim sahiplerinin reflekslerinin ona çok sert yöneleceği endişesi vardır. “Kefenimizi giydik yola çıktık” sözü alelade bir propagandanın ötesinde bir korkuyu ifade eder. Bu korku ve endişe onu aynı zamanda tutuk ve temkinli kılmaya zorlar. Hele Kürt sorunu gibi “devletin birlik ve bütünlüğünü” ilgilendiren bir mesele ise bu daha da böyledir. Zira olası başarısızlıkta fatura ona kesilecektir ve bedeli de ödetilecektir. Bu anlamda Kürt meselesinde yürütülen sürecin AKP’nin kendi politikası olduğunu, onun dışında başka kliklerin bunu yürütemeyeceği yaklaşımı doğru bir yaklaşım değildir.

Yakın tarihe bakmak bile bunu kanıtlar. Kürtçe’nin resmi devlet kanalında kabul edilmesi Kürt hareketinin temsilcilerinde bir eşiğin aşılmasında belirleyici olarak görülür. Ki bu doğrudur. Ancak bu eşiği aşan hükümetin MHP-DSP-ANAP koalisyonu olduğu unutulmamalıdır. 20 dakikalık Kürtçe yayınla süreç başlamıştır. Bu adımda bizzat Türk milliyetçiliğinin en katı savunucusu partiye attırılmıştır. Zaten bugünkü sürecin temel alt yapısı da 1999’da Abdullah Öcalan’ın teslim edilmesiyle başlamıştır. Her kliğin sürece kendi meşrebi ve rengi ile etkin katılımı kabul edilebilir. Ancak ana eğilim ve yöntemde esaslı bir farklılık olmayacağı görülmelidir. Bugün Türk egemen sınıflarının her bir kliği bu süreci “barış” ve “diyalog”la yürütmeye talip olduğu kuşku götürmeyecek kadar açık ve nettir. CHP, MHP ya da Gülen Cemaati bu sürecin taliplileridir. Her biri en az AKP kadar yeteneklidir bu mesele karşısında. Çünkü söz konusu olan devletin hem fikir olduğu bir yönelimdir.

Bu kavrayış sağlandığı noktada AKP’ye yönelik mecburiyet tutumunun yarattığı tutuklukta aşılacaktır. Çözüm sürecinin sahiplenilmesi eşittir AKP’nin sahiplenilmesi denkleminden çıkarılmış olacaktır. Devletin “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” politikası bu bağlamda etkin şekilde kullanılmaktadır. Kürt hareketinin etkinliğini zayıflatan, kafa karışıklığı ile sürecin uzatılmasına el veren bu tutumu terk etmesi mücadelenin ve kazanımların lehinde olacaktır.

 

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu