Makaleler

Eleştirinin sefaleti

 

Halkın Günlüğü gazetesinin 16–28 Şubat 2014 tarihli 77 sayısında “Eleştirinin Eleştirisi!” başlıklı bir yazı yayımlandı.

Bu başlıkla yazarın Kutsal Aile’nin ağabeyi Bruno Baues ile kendi arasında kurduğu yakınlık yazının mantığına dair de bir veri sunmaktadır. Yazı, iddia edildiği kadarıyla MKP’nin 3. Kongresi’nin tanıtımı toplantısında ATİK adına konuşan temsilcinin ilk elden dikkat çektiği noktalardan hareketle kaleme alınmış. İddia edildiği kadarıyla diyoruz, çünkü “dünyada baş düşman tespiti” üzerine söylediklerinin mealen aktarılması dışında temsilcinin görüşlerini öğrenemiyoruz.

Yazıyı kaleme alan dostumuz eleştirilere somut cevaplar vermek yerine kerameti kendinden menkul bir takım kanaatlerini dile getirmek dışında tartışmayı derinleştirici bir yaklaşım sergilememiş, belli ki bundan imtina etmiştir! Bu sakınma hali bizde, yazının kaleme alınmasındaki muradın MKP 3. Kongresi’nde belirlenen “yeni” fikirleri karşıt görüşler ile çatıştırarak kitlelere kavratmaktan ziyade sözü edilen karşıt görüşleri demagoji ile itibarsızlaştırmak olduğu intibaını uyandırmıştır. Bu nedenler çok daha ciddiyetle ele alınması gereken 3. Kongre’nin görüşleri hakkında genel ve ayrıntılı değerlendirmeden önce ilk elden bu demagojik yaklaşımlara karşı yanıt vermek gerektiği sonucuna vardık.

“Eleştirinin Eleştirisi”nin yazarının bilinçli olarak tercih ettiği demagojik yöntemin kendi görüşlerine güvensizliğini ve görüşlerinin sağlam bir zeminde olmadığı duygusunu açığa vurduğunu söylemeliyiz.

İki tam sayfada, ikisi yarım toplam altı sütunda en sık dile getirilen kelimelerin başında “demagoji” gelmektedir. Yazının demagojiden ibaret olması ise bu polemiğe ironik bir hava katmaktadır. TKP/ML’yi sürekli demagoji yapmakla suçlarken, yazarın baştan sona demagojik bir söylemi benimsemesi onu eğlendirdi mi bilemiyoruz ama oportünizmin bu acınası durumunun bizim için en azından tebessüm ettirici ama ironik olduğunu belirtmeliyiz.

MLM biliminin “zirve”sinde durmaktan başı dönmüş yazarın “ bilimsel” görüşleri kazanıcı eleştiri yapmakla ilgili demagojik söylemleri yazının daha girişinde başlıyor. Akabinde eleştiri hakkında küçük bir ders vermeyi deniyor: “İki eleştiri biçiminden söz etmek mümkündür. Biri, hataları eleştiren ama bütünün tutan-bütünle birleşen eleştiri biçimidir. İkincisi, bütünle birleşme vb. eğiliminden tamamen tecrit duran ve bütünlüklü bir yermeyle içeriklenen eleştiridir. Biri bağrında yoldaşlık taşıdığı açıkken, diğerinin bağrında küçük hesaplar büyüttüğü doğrudur.”

Böylece yazarın hatalı görüşlerine dair getirilecek her türlü eleştirinin “küçük hesapları” “büyüttüğünü” ve eleştirinin “tecrit” ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Buna göre bize düşen 3. Kongre ve yazara öncelikle övgüler dizmek, alkış tutmaktır. Bunu yapmazsak “yoldaşça davranmamış” olacağız ve “tecrit” edileceğiz! Aksi takdirde yazıda yapıldığı gibi MKP 3. Kongre’sini çizgisini onaylamadığımız için “küçük hesaplar” peşinde koşan küçük insanlar olduğumuz “kibarca” iddia edilecek. Henüz resmi ve kamuya açık tek eleştiri getirmemişken aforoz etmekte gösterilen bu acele niye?

Biz kibarlığı bir yana bırakıp en anlaşılır ve “kaba” biçimde yazara, kendisi ve temsil ettiği 3. Kongre çizgisiyle neden bütünleşmemiz gerektiğini soracağız? Devamında ise “kırıcı” olmayı göze alarak 3. Kongre’nin çizgisiyle birleşmek gibi bir derdimizin olmadığını/olmayacağını açık açık söyleyeceğiz. 3. Kongrenizle birleşmek isteyenler olacaktır. Ama bunlar komünistler olmayacaktır. Birçok küçük burjuva, oportünist ve reformist siyasi hareketle birleşmekte 3. Kongrenin sorun yaşamayacağını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Ama onların arasında bizi bulamayacaksınız.

Demagojik söylemde sınır tanımayan yazar, her demagog gibi, kendisiyle çelişmekten kurtulamamış. Daha birkaç satır üstte eleştiri hakkında hizaya çekilir, eleştirilerimizin “bütünle birleşmesi” nedeniyle atarlanılır, küçük hesapçılar olarak “teşhir” edilirken aynı paragraf içinde bizden “…’li dostlar” olarak bahsedildiğini okuyorsunuz. (Ek 1)Bu sefer de aklımıza başka sorular üşüşüyor. Mademki MKP bir “bütün” olarak komünist niteliklere sahip bir parti, o halde azınlık haline gelen “yoldaşlarımız”la olası birliğimizin bir aracı olabilecek “birlik kararı”nı niye kaldırıyor?

MKP, bizi “yoldaş” görmediği gibi kendi içerisindeki azınlığı da komünist güçler olarak görmüyor mu soruları birbirini kovalıyor. Ama bu yazının sınırlarını aştıkları için soruların peşini kovalamaktan vazgeçiyoruz.

Azınlık parti güçlerini ve görüşlerini komünist görmeyen ya da görüyorsa buna uygun davranmayan bir anlayışın bize “bütünle birleşme” yönlü bir eleştiri getirmesi samimiyetsizlik değilse nedir? Hangi bütünle birleşeceğiz? Sizin göndere çektiğiniz proletaryanın kızıl bayrağı değil, revizyonizmin bayrağıdır; bu bayrağa tutunan, bu bütünle birleşen “eleştiri”ler zaten bizden değildir. Bu (bizden olmayanlara bizleşen eleştiri) beklentisi başlı başına saçmadır. Eleştirimizin tecrit edici olması, açıkça belirtelim ki, “amacımız”dır!

Demagojik olan; hoşuna gitmeyen eleştirileri “küçük hesaplar” diye itham ettiği halde yazarın kongrede “birlik kararını kaldırmak” içindeki azınlık görüşleri yok sayma, bizi de “yoldaş” değerlendirmezken bizim parçalayıcı tavrımızdan dem vurmasıdır. “Birlik” politikalarınız özü ve esası, ona yüklediğiniz anlam demek tümüyle sübjektifmiş, abartıymış sezilen çok şey vardı ama bu kadar değil!!! Burada bölen, parçalayan, “sınıf güçlerini” zayıflatan kimdir? Açıkça bölen, parçalayan, dağıtan, dışlayan ve öyle kalmasını isteyen taraf olarak yazarın temsil etmekte olduğu çizginin bizi “bütünle birleşmemekle” itham etmesi iki yüzlülük değil midir? Tipik burjuva revizyonist kurnazlığı değil midir?

Yazarın görüşlerini kaleme alırken belki de en büyük yanlışı okuyucularını hafife alması olmuştur. Ortada resmi düzeyde ciddi bir eleştiri ve bu eleştiriye verilen cevap yokken kendi kanaatinin okuyucusu tarafından sorgulanmadan kabul edileceğini düşünmüştür. Ortak bir tabanımız ve geleneğimiz olduğu inkâr edilemez. Geleneğimizin güçlü yanlarından biri her iki partinin durumunu da yakından takip etmesidir. Teori ve pratik duruşlarını sorgulayabilmesi ve çekinmeden eleştirebilmesidir. Bazı siyasi hareketlerin aksine MKP’nin tabanı/geleneği de sadece MKP’nin durumuna bakmakla yetinmez. Yani ortalama bir Halkın Günlüğü okuru tarafımıza yöneltilmiş bir eleştiride bizim de ne söyleyeceğimizi önemser ve söyleyeceklerimizi duymak ister. “Ben söyledim oldu” tarzı, bu gelenekte itibar görmemiştir. Söylenenlerin kanıtlarının ikna edici bir tarzda sunulmasını gerekir. Ortaya atılan mesnetsiz görüş ve iddialar sessiz sedasız kabullenilemez. Bu nedenle yazar, “ben söyleyeceğimi söylerim, kitlem nasıl olsa karşıtlarının vereceği cevabı okumaz bile” diye düşünmemeliydi. Yazar sık sık dile getirmeye çok sevdiği “somut şartların somut tahlili” ilkesini bu hususta gözden kaçırmış gibidir. Ama yazar MLM’nin ulaştığı “zirve”den bu “can sıkıcı” geleneğe o kadar tepeden bakmaktadır ki, Kaypakkaya geleneğinin bu en belirgin özelliğini bile görmemektedir.

İlerleyen satırlarda “biz şahısçı değil bir davanın erleriyiz” diyerek “bombayı” patlatıyor. Uzun uzun Maocu ve Kaypakkayacı olmadıklarını anlatmış yazar. 3. Kongre üzerine tartışmamız gereken en önemli sorun bu mudur? Maoculuk yerine Maoist ve Maoizm terimini kullandığımızda 3. Kongre üzerinde hemfikir mi olacağız? Açıktır ki yazar burada köylü kurnazlığı yaparak okuyucusuna “cambaza bak!” demektedir. Maoist olmakla Maocu olmak arasında bir fark varmış yanılgısını yaratarak “şahısçılık” üzerine alabildiğine sıradan bir nutuk atan bu yazar arkadaşımız “Kaypakkayacı olamazsınız” repliğinin, tam da Kaypakkaya’nın tezlerindeki teoriye revize edip ondan “tamamen” kopma içinde olunduğuna işaret ettiğini anlamazdan gelmeyi “seçenek” kabul ediyor! Biz “Kaypakkayacı” olarak Kaypakkaya’nın düşüncelerini, ideolojik siyasi çizgisini, devrimdeki rolünü benimsiyoruz. Kaypakkayacı olmayı “şahısçılık” ile anlamlandırmak ya cahillerin ya da düşmanların işi olagelmiştir! Biz “Maocu” olarak Maoculuğu yani Maoizm’in öğrencisi ve uygulayıcısı olmaya gayret ediyoruz! MLM literatürde “şahısçılık” hiç bu kadar kaba ve sıradan bir biçimde  “suçlama” argümanı olmamıştır. “Kaypakkayacı olamazsınız repliği”nin karşılığı böyle bir demagojiyle şekillendirilmemeliydi;  cahil ve düşman unsurlarla araya bir çizgi çekmek özellikle önemsenmelidir.

Diğer taraftan “usta” ve “düşüncesi” formülasyonlarının haklı olarak kullanılmadığı koşullarda İbrahim yoldaşın ideolojik siyasi, programatik görüş ve duruşu, pratiğine, çizgisine bağlılığımız nasıl dile getireceğiz sorununa yazar belagatin “çekiciliği”ne kapılarak yanıt vermeyi unutmuştur. Bu durumda “Kaypakkayacılık” kullanımı komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın mirasını bir bütün olarak sahiplenmenin ifadesi olarak kullanamaz mı? Elbette kullanılabilir. Ya da kullanılması teorik düzlemde ideolojik bir sorun yaratır mı? Hayır yaratmaz. İbrahim yoldaşın görüşlerini sahiplenme biçimi olarak ille de Kaypakkayacılığın kullanılması şart değildir. Ama kullanılması “ayıp” ya da hatalı da değildir. O halde yazar “biz adamcı değiliz” diyerek ne diye demagoji yapıyor? O, hesapta İbrahim’in çizgisini savunuyor! Ama tezlerini koyuş biçimi şafak revizyonistlerinin yöntemine çok daha yakındır.

Aslında bu sadece demagojik bir yaklaşımın ifadesi değildir. Bu yaklaşım “eleştirinin eleştirisi”nin yazarının detaylara önem vermeyen, kaba benzerlikler üzerinden kolay genellemelere giden toptancı ve indirgemeci düşünce tarzının ürünüdür. Maalesef 3. Kongre’ye ve bir süredir dostlarımızın siyaset tarzına damgasını vuran bu yaklaşımdır. Bu nedenle bu basit demagojiyi önemsedik. Zira herhangi bir tartışma ortamında söylemin egemen olduğu koşullarda İbrahim yoldaşın görüşlerine kısa yoldan “Kaypakkayacılık” gibi tanımlamalarla atıf yapılabileceği kendiliğinden anlaşılırdı.

“Kaypakkayacı olamazsınız” ara başlığı altında bu tarz demagojik söylem uzayıp gitmektedir. Kaypakkayacı çizgiden, Kaypakkaya’nın tezlerinden uzaklaşma-kopma süreçleri bunun biçimleri üzerinde çokça durmaya gerek yok; fakat biz bilenlere veya öğrenmek isteyenlere 2. MK çizgisini, komüncüleri en yakın örnekler olarak verebiliriz. Aynı yazarın bu kesimlere yapılan “haksızlık” üzerine, üstelik “birlik” anlayışları zirve yapmışken bir şeyler yazmasını bekleriz. Sanırız böyle bir yazıyla, “değişim” teorisi daha samimi bir karakter de kazanır! Halihazırda andığımız oportünistler gibi “Eleştirinin Eleştirisi”nin yazarı da en yavan, yüzeysel argümanlarla bizi, İbrahim’in neden eskidiğine ikna etmeye çalışmaktadır. Bu satırları okurken, her şeyden önce İbrahim’in ardılları olma iddiasında olanların İbrahim’i güncele uyarlamak ya da aşmak adına ortaya çıktığında daha sağlam ve derinlikli bir yaklaşım sunması gerekirdi düşüncesi bir kez daha zihnimize kazınmıştır. Bu sığlıkta bizim de payımız olduğunu inkâr edemeyiz. Ancak revizyonizmin genel karakterinin sığlık, yüzeysellik olduğunu da aklımızdan çıkarmamamız gerekmektedir.

Bernstein, “sınıf mücadelesi” tespitinin hatalı olduğunu ve Marksizm’de revizyona gidilmesini dile getirdiğinde Marx ve Engels ölmüştü. “Hareket her şeydir, nihai amaç hiçbir şey” formülasyonu ile görüşlerini, sistematize ettiğinde ne kadar “derinlik” yakaladıysa yazarımız da görüşlerinde o kadar “derinlik” yakalamıştır. Kautsky ultra-emperyalizm tezi ile Marksizm’e ne kadar “derinlik” kattıysa yazarımız da argümanlarıyla İbrahim’e o kadar “derinlik” kazandırmıştır. Koşulların değişmesi bir olgudur. Bu olgunun okunması-çözümlenmesi ve sonuçlar çıkarılması ise olguya nereden baktığınız, yaklaştığınızla ilgilidir. Yani ideolojiktir. Değişimi kimse inkar etmiyor.

Yazarın bir başka talihsizliği ise tezlerini ortaya attığı tarihsel koşulların onu hızla tekzip edecek bir potansiyel taşımasıdır. Bilindiği gibi Bernstein revizyonizmi Avrupa’da istikrarlı ekonomik-siyasi koşulların görece uzun sürdüğü bir dönemde ortaya çıkmıştır. Kautsky ise Marksizm gemisini uzun sayılabilecek barışçıl mücadele biçimleri ve özellikleri parlamentarizmin neredeyse tek siyasal mücadele biçimi olduğu koşullarda ve emperyalist tekelci sermayenin doludizgin bir savaşa gittiği durumda emperyalist sermayenin karşısına çıkma cüretini gösterememesi sonucu terk etmiştir. Uzun barışçıl mücadele biçimleriyle işçi sınıfının kendi çıkarlarına yabancılaşması bu tezlerin nesnel kaynağı olmuştur.

Yazarın durumu bu yönüyle Bernstein’den ziyade Kautsky’e benzemektedir. Ülkede ve dünyada devrimci duruşun yükselişe geçtiği bir döneme girmiş bulunuyoruz. Süreç daha önce başlamakla birlikte dünya genelinde “Arap Baharı”, coğrafyamızda Gezi İsyanı olarak kodlanan süreçler bu durumu inkara yer bırakmayacak şekilde teyit etmiştir.

Neo-liberal politikalar dünya genelinde emek ve sermaye kutuplaşmasını görülmedik boyutlara taşımıştır. Bir tarafta milyonlarca insan hızla yoksullaşırken diğer tarafta sermaye giderek daha az elde merkezileşmekte ve yoğunlaşmaktadır. Neo-liberal politikalara uygun olarak yeniden düzenlenen uluslararası iş bölümü ve bu iş bölümünün üzerinden yükselen ideolojiden politikaya, eğitimden hukuk her türlü alanda hızla değişimler yaşanmaktadır. Bu değişimlerden sınıflar da payına düşeni almaktadır. Proletarya özellikle hizmet sektörleri üzerinden nicelik anlamında hızla genişlemektedir. Ara sınıflarda ise özellikle küçük burjuvazinin Keynesyen ithal ikameci süreçte oluşmuş ya da genişlemiş birçok kategorisi neo-liberal politikaların bir sonucu olarak tasfiye olmakta (büyük kısmı proletaryanın saflarına katılmakta) ya da daralarak nicel anlamda önemsiz kategoriler haline gelmektedirler. Neo-liberal iş bölümünün açığa çıkardığı yeni ara sınıf kategorileri ise nicel olarak eski kategorilerden daha az bir yer kaplamakta, istihdam yeteneği sınırlı kalmaktadır. Bunun bir sonucu olarak proletarya genişlemekte ara sınıflar daralmaktadır.* Yanı sıra dünya ölçeğinde emperyalist kapitalist sistemin toplumsal tabanı da hızla daralmaktadır.

Nitekim emperyalist ülkelerde “Wall Street’i işgal et” gibi gençlerin ve beyaz yakalıların isyanı olarak görülebilecek birçok kitlesel hareket neo-liberal politikalar sonucunda oluşmuştur ara sınıf kategorisinin hali hazırda bu sınıfların ihtiyacı olandan fazla kalifiye eleman yetiştirilmiş olmasından ve istihdam edilemeyen bu nitelikli iş gücünün (çoğunluğu gençlerden oluşmaktadır)  koşullara tepki göstermesinden kaynaklanmaktadır. Emperyalist-kapitalist sistemin toplumsal zemininin giderek daralması, proletaryanın (çoğunlukla işsiz sayısında artış) genişlemesi ise emperyalizmin ilericiliğinin değil çürüyen, can çekişen kapitalizm olduğunun teyit edilmesidir. Emperyalizmin dünya genelinde kurduğu hiyerarşik yapının sürdürülemezliğini gösterir.

Bu gelişmelere milyonlarca işçi ve emekçi bir on yıl öncesine nazaran daha fazla tepki göstermektedirler. Gidişattan memnun olmadıklarını eylemlilikler de dahil çeşitli biçimlerde açığa vurmaktadırlar. Dolayısıyla dünya genelinden devrimci durumun yükselişinden söz edebiliriz. Bu uygun konjonktür, coğrafyamızda iç çelişkilerini de keskinleştirmektedir. Var olan devrimci durum yükselmektedir. Fazla uzağa gitmeye gerek yok. AKP hükümetinin düştüğü can telaşı tek başına çok şey anlatmaktadır. Çelişkilerin şiddetlenmesi demek, egemenlerin halk sınıflarına daha şiddetli saldıracağı ve halk sınıflarının da daha şiddetli karşı koyuşu geliştireceği koşulların oluşacağı anlamına gelmektedir. Tek cümleyle ifade etmemiz gerekirse: Mücadele sertleşecektir.

Yazar ve 3. Kongre işte bu koşullarda, yangından mal kaçırır gibi, İbrahim’in çizgisini “geliştirdikleri” iddiası ile ortaya çıkmışlardır. Bu tarihsel olarak bir “talihsizlik”tir. Yazarın düşünce sistematiği ve sorunlara yaklaşımı gidişatın fena olduğunu göstermektedir.

Artık politikalardaki zorunlu gezintimizi sonlandırıp yazımız asıl konusuna, ana yola çıkabiliriz. Yazıda dişe dokunur tek tartışma konusu olan “Dünyada Baş Düşman” tespiti üzerinde durabiliriz.

 

Dünyada baş düşman tespiti koşullardan bağımsız yapılamaz!

Yazarın toptancı ve indirgemeci düşünce sistematiğinin yazı içerisinde en kristalize olduğu yer bu konudur. Ne tesadüftür ki, yazarımız bizi sürekli “eklektik” ve “dogmatik” olarak tanımlarken, bu anlayış ve yöntemlere kendisi düşmektedir.

Yazarın, temsilci yoldaşımızdan yaptığı tek alıntı bu konuya dahildir. Yoldaşımızın görüşleri şöyle özetlenmektedir: “Ülke somutunda baş düşman tespiti yapılabilir ama dünyada baş düşman tespiti yapılamaz. Emperyalizmin hepsi baş düşmandır. Baş düşman tespiti yapmak, bunun dışındaki emperyalist güçleri hedeften çıkarır!

Kendisinin de belirttiği gibi bu konu yoğun olarak tartışılmıştır. Bu konuda azımsanmayacak bir külliyata sahibiz. Yazarımız üst perdeden böbürlenmek yerine açıp bu külliyata baksaydı çok daha isabetli davranmış olurdu. Ama yenilik-eskilik anlayışını, görüşlerin belirlendiği tarih ile günümüz arasındaki zaman boşluğuyla sınırlı tuttuğu için buna ihtiyaç duymamıştır. Konunun ’78- 80 yıllarından tartışılmış olması o zamanki hâkim görüşün terk edilmesi için yeterli gösterilmiştir. Savunulan görüşlerin MLM literatürdeki yeri ve bağlamı önemli değildir!

Buradan kötü bir haber vermek zorundayız! Yazarın savunduğu görüşler de en az dudak büktüğü görüşler kadar eskidir. Oportünist ve revizyonistlerin bir talihsizliği de budur. Savundukları görüşlerle aynı içeriğe sahip görüşlerin hemen hepsi geçmişte farklı isimler ve biçimler altında savunulmuş ve dönemin MLM perspektif ışığında mahkûm edilmiştir. Tıpkı emperyalist ideologların yeri göğü inlettikleri “sınıf mücadelelerinin öldüğü” nidalarıyla Bernstein’ın görüşlerini canlandırmaya çalışmaları gibi. Ya da günümüz revizyonizminin ana kaynaklarından biri olan küreselleşmeyi emperyalizmin bir üst aşaması olarak göstermeye çalışan revizyonistlerin Kautsky’nin ölü doğmuş ultra-emperyalizmini farklı biçim ve isimler altında canlandırmaya çalışmaları gibi, yazarımız da hatalı dünyada baş düşman tepsini hem de en olmayacak koşullarda diriltmeye çalışıyor. Aslında bu benzerlik ve eski şarapların yeni şişede sunulması hiç de şaşırtıcı değildir. Sınıf mücadelesinin kesintisizliğinin bir ürünü sınıf mücadelelerinin ideolojik-teorik düzlemde hiç kesintiye uğramadığının kanıtıdır.

“Dünyada Baş Düşman” tartışmasını daha iyi anlayabilmek için ortaya çıkış koşullarına bakmamız gerekmektedir. Komünist harekette dünyada baş düşman belirlemesi ilk kez 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın öngörülebilir olduğu dönemlerde, emperyalist devletler arasından bazılarının saldırgan politikalar izlemesiyle (önce Japonya ve İtalya, sonra da Almanya) ve saldırganlaşmasıyla (1935- İtalya’nın Habeşistan’a saldırması) Komintern tarafından faşizme karşı birleşik cephe tartışmaları sürecinde, dünya genelinde savaş koşullarının yükseldiği tespiti üzerine yapılmıştır. Savaş isteyen güçler olarak “faşist blok” dünyada baş düşman olarak tanımlanmıştır.

Nazilerin Almanya’da iktidarını sağlamlaştırdıkları 1933 yılında dahi, barış koşullarının hakim olduğu gerekçesiyle dünyada baş düşman tespiti yapmaktan imtina edilmiştir. Ne zaman ki geri dönülmez biçimde emperyalist bir savaşa doğru gidildiği kanaati oluşmuş, savaşı isteyen emperyalist blok saldırganlığı tırmandırmaya başlamış o zaman savaş isteyen güçlerle istemeyen güçler arasında bir ayrım yapma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu koşullarda Komintern dünyada baş düşman tespiti yapmıştır. İngiltere, Fransa gibi dönemin hegemonik emperyalist güçlerini ve hatta “sessizliğe bürünerek”; “tarafsız” pozuna girerek esasen savaş sonrasının “ganimet”ine göz diken, bu politikayla savaşı teşvik eden emperyalist kapitalist devletleri değil, Almanya, İtalya, Japonya’nın oluşturduğu faşist bloğu baş düşman ilan etmiştir.

Çünkü emperyalistler arası dalaşta 1. EPS’nin mağlupları olan güçler, örneğin Alman tekelci (mali) burjuvazisinin en gerici kesimi, savaş sonrası mahkûm edildiği koşullardan kurtulmanın ve kaybettiklerini geri kazanmanın yolunun savaştan geçtiğine kanaat getirmişti. Aynı dönemde emperyalist-kapitalist sistemin tarihteki en büyük krizlerinden birinin içerisinde olduğu da unutulmamalıdır. Bu sebeple Hitler iktidara taşınmış ve Alman tekelci burjuvazisi ve büyümek isteyen İtalyan tekelci burjuvazisi de oluşturdukları faşist rejimlerle kendi ülkelerinden işçi sınıfı ve diğer muhalefet odaklarını baskı altına almışlar, dikkatlerini yeni pazarlara yoğunlaştırmışlardır.

Koyu bir anti-komünist söylemle birlikte faşizmin burjuva demokrasisi yerine ikame edilmesi hem bu ülkelerdeki işçi sınıfı mücadelesinin baskılamış hem de dünya genelinde savaş koşullarını hakim kılarak burjuva demokrasisini koruyan ülkelerde dahi işçi sınıfının haklarının kısıtlanmasının koşullarını yaratmıştır. Bütün bunlara, savaşın yaratacağı yıkım ve dönemin tek proleter devleti olan ve kriz koşullarının dışında her bakımdan büyüyen, gelişen SSCB’nin nihai hedef oluşu dikkate alındığında bu tespit gayet anlaşılır hale gelmektedir.

Komintern’in dünyada baş düşman tespiti ile günümüz koşulları arasındaki önemli bir fark: bugün proletaryanın, “anavatanı” olarak kabul edebileceği bir “ülkesi”nin bulunmamasıdır. Emperyalizm ile proletarya arasındaki güç dengeleri emperyalizm lehinedir. Diğer taraftan proletarya adına bir güç odağının, ağırlık merkezi olarak örneğin bir devletin bulunmaması tek tek siyasi coğrafyalardaki proleter güçlerin, bu coğrafyaların özgün koşullarının görece daha fazla önem kazanması nedeniyle, dünyada baş düşman belirlemede daha temkinli olmasını gerektirir. Elbette sosyalist bir devlet veya bloğun bulunmaması dünyada baş düşman tespiti yapmanın önünde engel değildir. Fakat bu, koşulları değerlendirirken göz önünde bulundurmamız gereken bir etkendir. Dünyada baş düşman tespiti yapılmasında belirleyici olan savaş koşullarının mı, barış koşullarının mı hâkim olduğudur.

Nitekim Komintern de savaşın nihai hedeflenin netleşmesiyle beraber, 1941 yılında “savaşta SSCB’yi sahiplenmek komünistlerin tek görevidir” belirlemesi ile enternasyonal proletaryanın önüne “baş düşman” tespitinin mümkün en dar yorumuna tekabül eden görevi koymuştur. Bundan önce baş düşman tespiti faşizme karşı burjuva demokrasisi ve proleter demokrasinin ileriyi temsil etmesi ve genel savaş koşullarının proletaryanın kazanımlarına olumsuz etkisi çerçevesinde anlamlandırılıyordu.

Yazarımızın gittiği yoldan gitseydik, Komintern’i dönemin en güçlü emperyalisti İngiltere dururken 1. EPS’den mağlup ayrılmış, yağmalanmış ve emperyalist sistemde intiba kaybetmiş Almanya’nın başını çektiği faşist bloğun baş düşman ilan ettiği için öngörüsüzlük ve dünya halklarına ihanetle suçlamamız gerekirdi. Neyse ki, tarihi gerçekler bütün heybetiyle karşımızda duruyor ve Komintern’in değil yazarımızın yanlış yoldan gittiğini tartışmaya yer bırakmayacak biçimde gösteriyor.

Yazar ve MKP 3. Kongresi işin kolayına kaçmaktadır. Günümüzün hegemonik emperyalist gücü ABD’yi baş düşman ilan etmiştir. Dünyanın farklı coğrafyalarındaki çelişkileri-olayları kendi somutlukları içerisinde incelemeye girmemişlerdir. Bu toptancı yaklaşım dünya genelinde yükselen devrimci durumun dışa vurumlarından biri olan “Arap Baharı” olarak kodlanan sürecin okunmasında da açığa çıkmaktadır. Dostlarımız bu coğrafyadaki hareketleri başından itibaren tek ve homojen hareketlermiş gibi ele alarak emperyalistlerin parmağıyla yaratılmış komplolar olarak değerlendirmektedirler. BOP üzerinden çözümlemeler yaparak kitlesel isyanlar da dâhil her türlü hareketin BOP projesine hizmet ettiğini ileri sürmektedirler. Bu emperyalizmin gücünü abartmak, halkların gücünü küçümsemektedir. Bağımsız önderliğini (bunu, başından sonuna yerine getirebilecek tek sınıf proletarya ve onun siyasi gücü komünist partisidir) yaratamamış halk hareketlerinin emperyalistlerin çıkarlarına uygun olarak kendi coğrafyalarındaki hâkim sınıfların klik dalaşlarına yedeklenmeye çalışmaları ayrı bir şeydir, halkların yoksulluğa, sömürü ve zorbalığa karşı ayağa kalktıklarını görmezden gelmek ayrı bir şeydir. İkincisi her coğrafyada yaşanan toplumsal olayların dinamiklerini tahlil etmeyi gerektirir. Ancak yazarımız ve temsil ettiği çizgi bu hareketlerin dinamiklerini incelemek yerine hepsinin altında bir çapanoğlu aramakta ve bu çapanoğlunun da ABD olduğunu “keşfederek” bize ve halklara ayağa kalkmamızın beyhude olduğunu, isyan ediyor zannederken emperyalizmin maşası olduğumuzu söylemektedir. Bu emperyalizmin gücünü abartmak, halkların gücünü küçümsemek değil midir? MLM “tarihi kitleler yapar” ilkesini kaldırıp çöpe atmak değilse eğer bu nedir? Yazarımızın ve temsil ettiği çizginin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da cereyan eden olayları homojen olarak okuması tesadüf değildir. Bu, emperyalizmi kavrayışla ilgilidir ve 3. Kongre’ye “ruhunu” bu kavrayış vermiştir.

Konumuza dönecek olursak; yazar dünyada baş düşman tespitini hatalı bir biçimde yapıyor. Günümüzde savaş koşullarının hakim olup-olmadığına yanıt vermek yerine ABD’nin saldırganlığını gerekçe gösteriyor. Dünyada baş düşman tespitini idealistçe yapıyor.

Bu noktada barış koşullarından ne anladığımızı netleştirmemiz gerekmektedir. Barış koşulları yeryüzünde hiçbir çatışma olmaması anlamına gelmez. Komintern “1935’e kadar barış koşulları var” tespiti yaptığında dünyanın birçok bölgesinde emperyalistler ya da uşakları tarafından çıkarılan-yürütülen birçok savaş ve çatışma vardı. Günümüzde de vardır. Mesele çatışmaların var olması değildir. Bu çatışmaların dünyanın hakim dengelerini bozacak düzeye gelip- gelmemesi ve bu dengelerin bozulmasının sonucu olarak proletaryanın hangi emperyalist güç ya da blokların saldırganlığından daha fazla zarar göreceği ile ilgilidir.

Yazar ABD’yi saldırganlığından dolayı dünyada baş düşman ilan ediyor. Ama çok değil on yıl önce, 2003’te ABD Irak’a saldırırken değil de, bugün Suriye’yi işgali göze alamazken neden bu tespite gereksinim olduğunu gerekçelendirme zahmetine girmiyor. Geçmişte dünyada baş düşman tespiti yapmamalarının güncel politika belirlerken ne gibi hatalara yol açtığına dair birkaç cümlelik bir açıklama dahi yapmıyor.

Bunun yerine bize emperyalizm üzerine bıktırıcı nutuklar çekiyor. Ama güncel politikalarından niye bu tespite uygun tavırlar geliştirmediklerini açıklamıyor. Örneğin Suriye’de ABD’ye karşı Esad’ı destekleyip desteklemediğini söylemiyor. Suriye’de Esad’ı destekliyorlarsa Rojava’daki gelişmelere karşı tavırları ne olacak?

Yine dünyada baş düşman tespitinin ülke koşulları içerisinde ne türden etkileri olabileceğine dair tek söz etmiyor. Örneğin ABD tekelci sermayesinin coğrafyamızdaki uzantıları pozisyonundaki komprador sermaye (bu arada komprador kapitalizm doğası gereği tekelcidir. Ayrıca “tekelci” vurgusuna, özel bir neden yoksa ihtiyaç olmamalıdır!) gruplarını da diğer komprador sermaye grupları içerisinde baş düşman olarak görüp görmediğini belirtmiyor. Bu konuda elimizdeki kaynaklar yetersizdir. Şayet varsa o takdirde ABD tekelci sermayesinin baş temsilcisi konumunda olan KOÇ Grubu’na karşı AKP hükümetinin TÜPRAŞ üzerinden yüklenmesini destekleyip desteklemediğini ya da bunu devrim güçlerinin “objektif olarak” lehine görüp görmediğini açıklaması gerekmez mi? Mantıksal tutarlılık böyle bir değerlendirmeyi gerektirir. Ama pardon! Bu yaklaşım yazarımız tarafından kaba materyalist formel mantık olarak mahkum edilmektedir. Yazarımız tezlerini işine gelen yerlerden seçtiği için her türlü tutarlılık talebi dogmatizm olarak yaftalanabilmektedir.

Ağzından düşürmediği “somut şartların somut tahlili” istendiğinde de, bu sefer eklektizm eleştirisi vücut kazanmaktadır. Ne ilginçtir ki dogmatizmden beslenen eklektizm ve eklektizmden beslenen toptancılık, bize diyalektik tarihsel materyalizm olarak yutturmaya çalıştığı kendi yönteminin köşe taşlarıdır.

Bu yöntem kendini emperyalizm üzerinden sıradan açıklamaları esnasında tüm çıplağıyla ele vermektedir. “Emperyalizmi analiz edip somut tahlile tabi tutmadan aynılaştırmak ya da tekleştirmek emperyalist güçler arasındaki çelişki ve çatlakları görmezden gelmek onun çatışma savaş biçimindeki genel karakterini vb. unutmak olur(…) Proletarya öncelikli hedeflerini belirlemeli, öncelikli olarak nereye yöneleceğini netleştirmelidir.”

Aslında yukarıdaki alıntı yazarımızın bu konudaki bütün kusurlarını açığa vurmaktadır. Dünyada savaş mı barış mı koşullarının hâkim olduğunu tespit edilmesi emperyalistler arasındaki çelişki ve çatlakların en doğru resmini vermez mi? Peki yazarımız ne yapıyor? Bize, dünyada baş düşman tespitini dayandırdığı kaynak olarak emperyalizmin “çatışma-savaş biçimindeki genel karakterini” sunuyor. Yani dünyadaki gelişmelerin somut analizi yerine genel geçer teorik belirlenimle yetinmemiz isteniyor. Ne bilimsel yaklaşım!? Karşımıza çıka çıka en kabasından dogmatizm çıkmaktadır.

Oysa başını şöyle bir kaldırıp çevresine baksa, sosyal medyayı geçtik ana akım medyayı takip etse dahi dünyanın her köşesinde emperyalist saldırganlık altında inleyen halkları ve emekçi sınıfları görecektir. Orta Afrika, Mali gibi ülkelerde Fransız emperyalizmini en güncel gelişme olarak Ukrayna ve özelde Kırım’da Rus emperyalizmini görecektir.

ABD emperyalizmini dünyada baş düşman ilan etmek ve her türlü emperyalist saldırganlıktan sorumlu tutmak “emperyalist güçleri aynılaştırmak” değil midir? Bu anti-emperyalist müdahaleyi, anti Amerikancılığa indirgemek değilse nedir? Bu koşullarda İran’daki faşist Molla rejimine veya Venezüella’da sol maskeli bürokratik devlet kapitalizmi rejimine karşı var olan ve olası devrimci halk ayaklanmalarını objektif olarak ABD’ye hizmet edebileceği için desteklemeyecek miyiz? Komünistlerin yeni ayağa kalkan halkları mı yoksa emperyalist güç dengelerinde hâkim olmayan bloğa bağımlılar diye gerici uşak yarı sömürgelerin yönetimlerinin mi yanıdır? Bu gibi sorular bahse konu tespitin netameli olduğunu, özel koşullar dışında somut pratik katkılarının neredeyse olmayacağını ispatlar. Dünyada baş düşman tespitinin özel koşullarda ve koşulların bu tespitinin önemine uygun ciddi olarak irdelenmesinden sonra yapılabileceğini savunuyoruz. Aklımıza estiğinden ya da emperyalist sistemin karmaşık ilişkileri ağını analiz etme zahmetinden kurtulmak için böyle bir tespit yapılmasını doğru bulmuyoruz.

Öyle görünüyor ki, MKP 3. Kongre’si coğrafyamızda devrimci Maoizm ile “reformist Maoizm” ayrımının önemli bir kilometre taşı olarak tarihteki yerini almaktadır.

(EK 1: 3. Kongre’nin sonuçları nedeniyle artık “yoldaş” olarak değerlendirilmediğimizi hatırlıyoruz. Dolayısıyla “birlik” politikası kökten değişmiş oluyor 3. Kongre’de.)

(Bir Partizan)

 

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu