GüncelManşet

Emeğe yönelen saldırılara emeğin gücüyle karşılık verelim!

Ekonomik ve/ya siyasi krizler sermayenin işçi sınıfı üzerindeki sömürü ve baskıyı artırdığı dönemlerdir. Kriz dönemleri egemen sınıflar açısından değil ezilen kesimler, en başta da işçi sınıfı açısından hakların bir bir kaybedildiği dönemlerdir. İster ekonomik olsun ister siyasi krizin tüm yükü, krizi fırsata çevirenler tarafından işçi sınıfının sırtına yüklenir. 2016 yılına kabaca bakıldığında bunu rahatlıkla görmek mümkün. (Siyasi krizler, devrimle taçlandırılmaz ise karşı-devrim faturayı ezilenlere çıkarır.)

Devletin asli görevi kapitalist sermayenin azami kârını korumaktır. Sömürü düzenini tesis etmek, çarkların sorunsuz biçimde dönmesini sağlamak devletin görevidir. Bu nedenledir ki kriz dönemlerinde ilk önce işçi sınıfı üzerindeki baskı ve şiddet artırılır. Patronların, burjuvazinin, emeğin gücünden korktukları kadar başka korkuları yoktur. Emek yoksa artı-değer, artı-değer yoksa azami kâr da yoktur. Korkunun kaynağı budur. Bu korkuyla işçi sınıfına yönelik baskı ve şiddet de, saldırılar da sınır-kural tanımaz.

2016 yılı ekonomik ve siyasi olarak çalkantılı, aynı zamanda emeğe yönelik saldırıların yoğunlaştığı bir yıl olarak kayda geçti. Suriye’deki ve Türkiye Kürdistanı’ndaki savaş, ABD ve AB ile siyasi-diplomatik kriz, RTE’nin saldırgan siyaseti, darbe girişimi ve akabinde OHAL ve KHK’lerle devlet yönetimine geçiş işçi sınıfına ve ezilen kesimlere yönelik saldırıları doruk noktasına çıkardı. Hakim sınıflar arasındaki klik dalaşının bir sonucu olan 15 Temmuz Darbe Girişimi “Allah’ın bir lütfu” ilan edilerek işçi sınıfına yönelen saldırıların baskı ve sömürünün artırılmasının vesilesi haline getirildi. Muhalif olan herkese yönelen faşist saldırılar, sınıf mücadelesinin en büyük muhalif kesimi olan işçi sınıfının örgütlenme, toplu sözleşme ve grev gibi haklarını hedef aldı, bu alanlarda yoğunlaştı. Bunu işten atmalar takip etti.

Emeğe yönelen, direnişlerle kazanılmış hakları budayan saldırıların başında Özel İstihdam Büroları, Bireysel Emeklilik Sistemi ve Türkiye Varlık Fonu adı verilen uygulamaların başlatılması geliyor. Özel İstihdam Büroları ile işçi kiralama uygulaması başlatıldı. Esnek, güvencesiz ve taşeron çalıştırmanın bir türevi olan işçi kiralama yöntemi emek üzerindeki sömürüyü artırırken, bu sömürüye karşı işçilerin örgütlenmesinin de önüne geçen bir uygulamadır. İşçiler köle ticaretinde kölelerin alınıp satılmasına benzer bir uygulamayla patronlar arasında kiralanıyor. Artı-değer sömürüsü katbekat artırılıyor. Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) esasta 45 yaş altı tüm işçileri katılmak, üye olmak zorunda bırakan bir sistemdir. Emeklilik üzerine gibi görünen sistemle asıl amaç 13 milyon işçiden her ay kesilecek olan 100 TL’lik soygunla komprador sermayeye para aktarmaktır. İşçilerin emeğinin karşılığı dahi olmayan üç kuruşluk maaşına göz dikilerek gasp edilmesidir söz konusu olan. Türkiye Varlık Fonu (TVF) komprador burjuvaziye para aktarmanın bir diğer yöntemidir. Özelleştirme geliri, işsizlik fonu ve kıdem tazminatından yapılan kesintilerle oluşturulan TVF ile kamu kaynaklarıyla birlikte işsizler için oluşturulan fon ve işçilerin emeği ile elde ettiği kıdem tazminatı doğrudan komprador sermayenin hizmetine sunulan bir fona dönüştürülüyor. Ulusal İstihdam Stratejisi denilen bu uygulamalarla, hem işçi sınıfı üzerindeki sömürü artırılıyor hem kazanılmış haklar budanıyor hem de kapitalist sermayenin azami kârı için tüm olanaklar seferber ediliyor.

İşçi sınıfına yönelen en kapsamlı saldırı kuşkusuz ki OHAL ve KHK’lerle hayata geçirildi, geçirilmeye de devam ediliyor. Hakim sınıflar arasındaki klik dalaşı, işçi sınıfının sendikal haklarına saldırı olarak yansıtıldı. Örgütlenmek, bir sendikaya üye olmak suç sayılmaya başlandı. Cemaate yakın diye “FETÖ”cü ilan edilen sendikaların kapatılması, DİSK ve KESK üyesi olduğu gerekçesiyle işten atmalar, doğrudan işçilerin örgütlenme haklarına yönelik saldırılardır. Sömürücü sisteme karşı işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesidir. 15 Temmuz’dan bugüne OHAL ve KHK kapsamında işten atılan kamu çalışanlarının sayısı 100 bine yaklaşırken, diğer sektörler de ekonomideki kötü gidişat ve kriz eşiğine gelme nedeniyle 420 bin işçi daha işsizler ordusuna dahil oldu. Ortadoğu’da ve Türkiye Kürdistanı’ndaki savaş ve OHAL emperyalist sermayenin azami kârı için Türkiye’yi riskli ülke haline getirirken, ülkeden çıkmasının da en büyük etkeni oldu. Yatırımların durma noktasına gelip çarkların dönmediği yarı-sömürge ekonomide DİSK-AR’ın yaptığı araştırmaya göre işsizlik oranı % 20’ye, işsiz sayısı da 6.5 milyona yaklaştı.

Örgütlenme hakkının engellenmesi, grevlerin ertelenip yasaklanması, işten atmalar ve artı-değer sömürüsünün yoğunlaştırılması, yetmezmiş gibi işçiler, adına “iş kazası” denilen iş cinayetleriyle katlediliyor. Azami kâr amaçlı maliyeti düşürmek için alınmayan güvenli çalışma önlemleri nedeniyle, işçiler Siirt-Şirvan’da oldu gibi ya toprak altında bırakılarak ya da inşaat sahalarında güvenliksiz çalıştırılarak katlediliyor. 2016 yılında kâr için katledilen işçi sayısı en az 1960 olurken, işçilerin ve ailelerinin hayatı her zamanki gibi değersiz ve yok sayılmıştır. Sömürücü sınıfların nasıl bir kan emici oldukları bir kez daha, aslında her defasında hiçbir kuşkuya mahal vermeden kanıtlanmaktadır.

Emeğe, işçi sınıfına yönelen yoğun sömürü, baskı ve şiddet saldırılarına karşı emekten gelen güç engellenememektedir. OHAL ve KHK’lere karşı birçok fabrikada grev kararı alınmış ve hayata geçirilmiştir. Bu hiçbir gücün, diktatörlüğün emeği ve emekten gelen işçi sınıfının gücünün baskı altına alınamayacağının kararlı ve iradi göstergesidir. Fakat bu işçi sınıfının tarihsel misyonu karşısında yeterli değildir. SGK verilerine göre kayıtlı 10 milyon işçiden 922 bini bir sendikada örgütlüdür. Burada örgütlü gücün niceliği değil niteliğidir önemli olan. Mevcut sendikaların niteliği aynı zamanda sendikaların örgütlü mücadeledeki niteliğinin göstergesidir. İşçi sınıfının militan direnişçi özüne-yapısına karşın sarı sendikaların uzlaşmacı yapısı tarihin hiçbir döneminde işçi sınıfını ilerleten bir rol oynamamış, tam tersi olarak tarihin her döneminde işçi sınıfını, burjuvaziyle uzlaştıran bir rol oynamıştır. Kuşkusuz ki bu durumu tersine çevirecek olan sarı sendikaların yerine kızıl sendikaların işçi sınıfına öncülük ve önderlik edecek derecede güçlenmesidir, güçlendirilmesidir.

2017’nin ekonomik açıdan zor bir yıl olacağı söylenirken, satır arasında işçi sınıfına ve ezilen tüm kesimlere yönelik daha kapsamlı saldırıların olacağı da söylenmektedir. Sınıf mücadelesi açısından daha çetin bir yıl olacağı bilinciyle, emeğe ve kazanılmış haklara yönelen saldırılara karşı daha örgütlü ve daha güçlü cevap vermek, 2017’yi burjuva sınıfına daha zor bir yıl haline getirmek işçi sınıfı faaliyetimizle doğrudan ilintilidir. OHAL, KHK, faşist diktatörlük gibi burjuvazinin elindeki zor araçları karşısında işçi sınıfının elindeki şarteller daha güçlü, yakıcı, yıpratıcı ve de yıkıcıdır!  

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu