Makaleler

Emperyalist yeniden yapılandırmanın ürünü; DARBELER

15 Temmuz başarısız darbe girişiminin ardından, T. Erdoğan’ın “Allahın bir lütfu” dediği ve yeni bir “mağduriyet edebiyatıyla “darbelere karşı mücadele” ve devlet içine sızmış “darbecileri temizleme” söylemleriyle sürdürdüğü; ordudan yargıya, eğitime, sağlığa, ekonomiye vb. uzanan devletin tüm kurumlarıyla emperyalist sermayeye ve devletin çeteci, cihadist, paramiliter, kontrgerilla ihtiyacını da karşılayacak gerici İslamcı devlet anlayışına göre dizayn edilmesi tüm hızıyla sürüyor.

Kuruluşundan itibaren Kemalist ideolojiyle şekillendirilen ve faşist Kemalist devletin bekçiliği görevini üstlenen TC ordusu, siyasetin dışında değil, her daim merkezinde olmuştur. Ve Kemalist-laik kliğe de yakın durmuştur. Bu çerçevede 90’lara kadar emperyalizm tarafından esas olarak “komünizm tehdidi”ne karşı konumlandırılan TC ordusu, 90’larda başta SSCB’nin dağılması olmak üzere Ortadoğu’da ve dünyada meydana gelen önemli değişimlere paralel yeniden şekillendirilmeye girişildi. Kafkaslar, Orta Asya, Balkanlar ve Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, emperyalistler arası paylaşım kavgasını da güncelliyordu. TC’den istenenlerle Türk egemenlerinin “pastadan” pay alma istekleri de örtüşüyordu. Bunun için Türk ordusu ihtiyaca paralel yapılandırılarak göreve koşuldu. TC ordusu içindeki Cemaatçi yapılanmaların temeli de bu süreçte atılmış oldu. Bu örgütlenmeler sivil örgütlenmelerle de desteklendi. Bu yapılandırma aynı zamanda ordu içindeki iktidar çatışmalarının da büyümesi anlamına geliyordu.

Baştaki sorularımıza dönecek olursak, AKP’nin tasfiye ve tutuklama saldırı ve çalışmalarına “ meşruluk” kazandırmak için herkesi FETÖ’cü ilan etmesinin aksine, “Yurtta Sulh Konseyi”nin bildirisinde de anlaşılacağı üzere  bir kısmı sonradan vazgeçse de- darbe girişimini tek başına Cemaat yapmamıştır. Bir ittifakın sonucu gerçekleştirilmeye girişilmiştir. ABD ve AB’den habersiz olmasa da onaysız kalkışılmadığı ise bir diğer gerçektir.

Sonuçtan yola çıktığımızda emperyalizmin sınırlı desteğiyle girişilen “acemi” darbe yer yer “fevri” çıkışlarıyla da efendileriyle de karşı karşıya gelen Erdoğan, AKP iktidarını hizaya çekme uyarı girişimiydi de diyebiliriz. Emperyalistlerce yerine konulacak alternatifin olmamasının da etkisiyle çekilen bu ayarla rotaya sokulamazsa Erdoğan ve AKP’den vazgeçilmeyeceği anlamına da gelmemekte.

 Darbe girişimini getiren koşullara baktığımızda ise, iç ve dış politikada iflas eden AKP/Erdoğan iktidarının artık sürdürülemez bir noktaya ulaşan yönetememe krizi karşımıza çıkıyor. Dış politikada Suriye sorunu ve Esadlı geçiş tartışmalarından mülteci sorununa, DAİŞ gibi gerici-cihadist çetelerin korunup beslenmesine kadar uzanan komşularla “sıfır sorundan” tüm komşularla soruna evrilen bir dizi politikada emperyalist güçlerle de bölgedeki yerli işbirlikçileriyle de karşı karşıya gelen bir TC gerçekliği söz konusu. İç politikada ise “ “çökertme planı” adı altında başta Kürt halkı olmak üzere tüm halka karşı topyekûn bir savaş başlatmış, Kürt il, ilçe ve mahallerini yakmış, yıkmış, iç savaş yürütmüştür. Faşist linç çetelerini ortalığa salarken DAİŞ-devlet ortaklığı ile patlattığı bombalarla bir taraftan halkın üzerinde korku ve panik yaratırken diğer taraftan da ırkçılığı ve faşizmi kışkırtan faşist diktatörlük tüm hızıyla kılıcını sallarken aynı zamanda yıkım ve kaosu da üretmekte.

 

Darbeler tarihi…

15 Temmuz darbe girişimi ve uyarısı, var olan çıkmazın önünü açma, TC devletine ayar vererek sürecin engellerinin kaldırılıp devletin yeniden dizayn edilmesi hamlesiydi. Egemenlerin hangi durumlarda darbeye gereksinim duydukları ve askeri darbelerin faşizmle yönetilen, burjuva demokrasinin dahi gelişmediği, emperyalizme bağımlı burjuva feodal ülkelerde, emperyalizmin çıkarlarına paralel tekrar tekrar nasıl üretildiğine bakmalı. Türkiye de dahil tüm yarı-sömürgelerde gerçekleştirilen darbelerin ortak noktası, faturanın her daim işçi emekçi halk ezilen cinsiyet ve uluslara inançlara ilerici devrimci, komünist güçlere kesiliyor olmasıdır.

Kendi yakın tarihimizden 27 Mayıs (1960), 12 Mart (1971) 12 Eylül (1980) ve 28 Şubat (1997) darbelerine baktığımızda söylemlerinin aksine hepsinin ortak noktalarının emperyalizmin o dönemlerdeki politikalarının önünü açarak devleti şekillendirirken, toplumsal muhalefeti de sindirmek olduğunu görürüz.

1960 darbesini yapanlar darbenin gelişen “dinci gericiliğe” karşı yapıldığını iddia etmiş, reformist solu bile peşlerine takmışlardı. Oysa 60 darbesi 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası değişen emperyalist güç dengeleri ve bu süreçte “kârlı” çıkan ABD emperyalizminin bölgedeki ve Türkiye’deki siyasi, ekonomik çıkarlarının tesisi ve uluslararası mali sermayenin önünü açmaya yönelik gerçekleştirilmiş ve devlet de buna uygun dizayn edilmiştir. İhtiyacı karşılamayan 1924 Anayasası atılıp yeni bir anayasa dahi çıkarılmıştı.

Hedefinde ise sol, muhalefet ve Kürtler vardı. Cuntanın ilk icraatlarından birisi “Komünizmle Mücadele Komisyonu” kurmak olmuştu. Kürtlere karşı ise 24 Eylül 1925’te çıkarılan Şark Islahat Planı yetersiz sayılarak tam asimilasyon için yüzlerce Kürt gözaltına alınmış, yüzlercesi farklı illere sürgün edilmişler, Kürtçe, Ermenice yer isimleri değiştirilmiş vb. saldırılar yaşama geçirilmişti.

1980 darbesini yapanlar ise sözde “kardeş kavgasına son vermek” için iktidara el koymuşlardı. Gerçekte ise Türkiye’de temelleri 24 Ocak 1980 kararlarıyla atılan emperyalizmin 70’lerin ortalarından itibaren devreye soktuğu uluslararası sermayenin ve iş bölümünün yeniden yapılandırıldığı; özü özelleştirme, taşeronlaştırma ve esnek üretime dayanan emperyalizmin daha fazla sömürüsü ve kârı anlamına gelen neo-liberal politikalarının yaşama geçirilmesi için gerçekleştirilmişti. 80 darbesiyle yükselen toplumsal muhalefet bastırılıp toplum sindirilirken darbe, TDH’nin üzerinden de silindir gibi geçmişti. Başta devrimci, komünistler, Kürtler, Aleviler, aydınlar olmak üzere toplumun üzerine on yılı bulan ölü toprağı serpilmişti.

 

Egemenler işçi ve emekçilerin sorunlarını çözemezler

28 Şubat 1997 darbesi de enflasyonun % 100’ü aştığı KİT ürünlerine % 50’ye varan zamların yapıldığı olağanüstü vergilerin konulduğu, hazine bonolarının % 400’lere ulaştığı meşhur  “5 Nisan Kararları”yla bilinen 1994 ekonomik krizinin yarattığı sosyal yıkım ve sefalet koşulları ile yönetememe krizi koşullarında yaşanmıştır. Darbe, “ılımlı İslam” projesi ve bu kapsamda TC’ye biçilen “rol model” olması gibi bir dizi ihtiyacın ürünü olarak gündeme gelmişti.

28 Şubat da “irtica”ya ve “şeriata” karşı mücadele söylemleriyle gerçekleştirilse de hedef yine devrimci-komünistler, Kürt ulusal hareketi ve Kürt halkı ve bir kez daha 90’larda yükselişe geçen toplumsal muhalefetti. 94’ten başlayarak onlarca hapishane katliamı gerçekleştirilmiş, F tipleri yaşama geçirilmiş, terörle mücadele yasasıyla, katliamlar artırılmıştı. 

15 Temmuz darbe girişimi bastırılmış olsa da bunu darbenin başarısızlığı olarak değerlendirmek eksik olur. Zira darbe AKP kliği eliyle devam ediyor. Darbe girişimini bastıran AKP kliği “Allahın lütfu” diyerek bayrağı eline almış krizi fırsata çevirerek gerçek darbe koşullarını yaratarak tam bir terör ve vahşetle saldırıya geçmiştir.

Ancak tarihi deneyimlerimizle biliyoruz ki; bu saldırganlık da püskürtülecek. Bugün gerici çığırtkanlıklarla bilinçleri bulandırılıp faşizm “nöbeti” tutturulan kitlelerce aynı egemenler alaşağı edilecekler. Zira bu saldırganlık ve faşist ablukayla egemenler, Kürtlerin, ezilen cins ve inançlardan işçi ve emekçilerin sorunlarını çözüp taleplerini karşılayamazlar. Büyüyen ekonomik krizi de durdurmazlar. Faşist TC’nin zayıf halkası tam da burasıdır. Bize düşense zayıf halkayı kırmak olmalı.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu