Yorum

Kürtlerle Barış Suriye’ye Savaş mı?

Ortadoğu kazanının altına daha fazla odun atma faaliyetleri sürekli ve kararlı bir şekilde örgütlenerek yeni boyutlara ulaşmaktadır. Özellikle bu sürecin dinamik unsurunun TC olduğunu söylemek pek ala mümkün. Kaynayan Ortadoğu kazanında pişecek aştan bir çanak almak için epey emek sarf ettiğini görüyoruz.

Suriye bu politikada “baş düşman” olarak ele alınıyor. TC, gerek tarihsel ve toplumsal niteliği büyük ve karmaşık olan Kürt meselesi ve diğer iç meseleleri gerekse de dış meselelerdeki politikasını esasen bugün için Suriye bağlamına oturttmaktadır. Bu meseleye TC öyle büyük önem atfediyor ki gözünü karartarak her türlü “çılgınlığı” yapabileceğinin net mesajlarını veriyor. Başbakanın ağzından bu ülkeye yönelik “icap” ederse askeri saldırganlığın bile olabileceğini dolaysız bir şekilde ifade eden cümleler dahi çıktı.

Meseleye müdahillik ve verilen önemin ne denli büyük olduğunun göstergesi bu. TC uzun zamandır Suriye üzerinde bu eksende politik hamleler yapıyor. Suriye’de ki iç karışıklığı yaygınlaştırmak ve belli bir olgunluk düzeyine ulaştırmak için, Suriye içindeki silahlı muhalefetle organik bağlarını geliştiriyor, bu güçlere doğrudan askeri, lojistik ve politik katkı sunuyor. Ayrıca bu grupların ideolojik ve siyasi yönelimlerini de şekillendirme gayreti içinde olduğu görülüyor.

Yine Suriye içindeki çeşitli muhalif kesimleri ortak bir siyasi program etrafında birleştirmek ve Esat karşıtı ittifakı güçlendirmek ve çeşitlendirmek gibi çalışmalar da örgütlüyor. Bu konuda Ortadoğu’nun toplumsal, mezhepsel ve ulusal yapısındaki çelişkilerinin boyutundan dolayı hızlı ve ciddi mesafeler kaydedilemediği açıktır. Suriye özgülünde de aynı sorun bir o kadar karmaşık ve sorunlu bir gerçeklik ortaya çıkarıyor.

İsrail ve Kürt Meselesinde Zorunlu Adımlar

Bu bağlamda son süreçteki gelişmeler ise ABD emperyalizminin yönlendirmesi ve öncülüğünde yeni dengeleri kurma arayışının oluştuğuna işaret ediyor. Suriye meselesinde istenilen mesafelerin kat edilememesi özellikle Kürt meselesinde ve İsrail ile olan ilişkilerde yeni ve güçlü hamleleri zorunlu kılmıştır.

TC ile İsrail arasındaki gerginlik hattının Suriye meselesi düşünüldüğünde iki devlet açısından bu biçimde sürdürülmesi mümkün değildir. Zira Suriye’de yeni kurulacak rejimin niteliğinden, Suriye’nin mevcut gidişatına nasıl ve ne biçimde müdahil olunacağına dair oldukça önemli meselelerde TC-İsrail uyuşmazlığı ABD’nin süreci yönetmede zorluklar çıkarmaktadır.

Aynı şekilde Türkiye’nin Ortadoğu ve Suriye üzerinden belirlediği görevleri ve oynayacağı rolün ikamesi için Kürt meselesi de oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Hem bir iç mesele hem de dış mesele karakteriyle tüm planları alt üst edecek dinamik bir ulusal sorun olarak ortada durmaktadır.

Üstelik bu ulusal meseleye önderlik eden Kürt ulusal hareketi oldukça güçlü örgütsel yapısıyla ve mücadeleci özellikleriyle dengeleri alt üst edecek kabiliyete sahiptir. Türk egemen sınıfları Ortadoğu’nun yeni bir şekil arayışına girdiği böylesi bir dönemde artık eğilim ve yönelime mahkum kalmayıp süreci hızlandıracak somut plan ve program dâhilinde ve kuşkusuz belli tavizler vererek sürece müdahil olmaya mecbur kalmış durumda.

Attığı adımları örgütlerken sembolik önemi olan ve hasımlarına mesaj veren çakışmaları da sağlıyor. Örneğin Kürt ulusal meselesinde “barışı” örgütleyen süreci İsrail’in Mavi Marmara katliamı ile ilgili özür girişimine denk getiriyor. Kuşkusuz bu bir tesadüf olamaz.

Bu şekilde hem tartışmaları içiçe geçirerek kamuoyunu dengeliyor, hem de attığı adımların bütünlüğüne dair güçlü bir vitrin oluşturuyor. Ki İsrail meselesindeki yeni gelişmenin Suriye bağlamında olduğunu hem Tayyip Erdoğan hem de Benjamin Netanyahu açık açık ifade ediyor. Buradaki

çıkar ortaklığı (siz emperyalizmin yöneliminin selameti anlayın) bu adımların atılmasını getirmektedir. Bu gelişmenin tercümesi Suriye odaklı gelişmelerin yeni bir ivme kazanacağı, bu sürece İran’ın da dahil edilerek ele alınacağı şeklindedir.

Kürdistan Hamiliği Hayali

Kürt meselesi bağlamındaki yeni “barış rüzgarı” ise önceki süreçlerden daha güçlü esmektedir. TC’nin özellikle bu konuda sorunu çözümsüz bırakacak bir barış akti üzerinde durduğu açıktır.

Zira sorunu silahlı mücadelenin sınırları içinde sürdürülmemesi ve bu noktada bölgesel düzenlemeye odaklanacak yeni koşulları oluşturma hesabı yapmaktadır. Kürt meselesine kısa vadede böyle yaklaşmakla birlikte özellikle Kürt Ulusal Hareketi’nin genel siyasi eğilimini de kullanarak tüm Kürdistan coğrafyasını da kapsayacak bir siyasi hamilik peşinde koşmaktadır.

Ama öncelikle Suriye politikasının selametini hesaba katarak bu süreci önemli ve değerli bulduğu bu yönelime girdiği teslim edilmelidir. Zira Suriye Kürdistan’ındaki Kürt Ulusal Hareketi’nin gücü ve etkinliği bu hareketle bir anlaşma ve uzlaşma olmaksızın hesaplarını gerçekleştirmesinin önünde engel olarak durmaktadır.

Burada bir parantez açarak Abdullah Öcalan’ın Newroz’da yaptığı çağrıya bu bağlamda değinmekte fayda var. Özellikle bu çağrıda Misak-ı Milli vurgusu sürecin yönelimi TC hesapları açısından dikkat çekicidir.

Tüm Ortadoğu’da taşların oynayacağı ve sınırların yeniden çizileceği olasılığı göz önüne alındığında, bu vurgu TC’nin iştahını kabartan türdendir. Kuşkusuz bu vurgu TC açısından başka hesaplar Kürt ulusal hareketi açısından başka hesaplar olarak görülmelidir.

Kürt ulusal hareketinin devletsiz demokratik konfederalizm paradigmasının yarattığı genel siyasi çizgi, “teoride” sınırların egemenliğini kimin kontrol ettiğini esasen önemsizleştiren bir muhtevaya sahip. Yani oluşacak yeni egemenlik de esasen kendi politik yöneliminin hayata geçip geçmediğiyle ilgili. Bu noktada reel politik ilişkiler bağlamında konumunu belirliyor diyebiliriz. Yani esnek ve oldukça pragmatist bir yaklaşım söz konusu.

Ancak bu genel yönelimin karşı-devrimci güç odaklarınca kendi hesaplarını gerçekleştirmede istismara açık bir özelliğe sahip olduğu da açık.

Zira Misak-ı Milli vurgusu Kürt ulusal hareketi açısından demokratik zeminde Kürt ulusunun bütünlüğünü sağlayarak kendi ulusal çıkarlarını gerçekleştirme şeklinde okunabilecekken, TC açısından gerici, şoven ve faşist politikalarının bu sınırlara doğru yayılması çıkarına dayandığı söylenebilir.

Burada politik açıdan ince bir çizgi vardır. Bu çizgiyi kaçırmamak oldukça önemli. Aksi takdirde Kürt ulusal mücadelesi ve hareketine dair değerlendirmelerde hatalar ve idealist yaklaşımlar kaçınılmaz olur. Bu süreci TC ve Kürt ulusal hareketinin bir ittifak ve işbirliği olarak okumak, bölgesel yönelimi bu şekilde değerlendirmek şu aşamada erken bir yaklaşım olacaktır.

Kürt ulusal hareketinin ideolojik, teorik ve genel siyasi yönelimi bağlamında oluşan durumu değerlendirmek ve mücadelenin geleceği yeni zemini irdelemek gerekir.

Henüz ortaya çıkan durum ve belirlenen yeni görevler Kürt Ulusal Hareketi ve TC’nin bölgesel düzeyde bir ittifak oluşturduğunu ya da bu plan doğrultusunda hareket ettiğini ispatlar düzeyde değildir. Kürt Ulusal Hareketi açısından egemen olan devletin belirleyici düzeyde olmadığı teorik yaklaşımı göz önüne alındığında yaşanan gelişmeler daha berrak bir hal almaktadır.

Kaçınılmaz olan bölgesel düzeydeki gelişmelerde kendi çıkarını en üst düzeyde gerçekleştirebileceği bir politik yönelim hesabı yaptığı açıktır. Bu yönelim içinde güç dengelerini gözettiği ve paradigmasıyla ortak paydası daha fazla olan devletlerin egemenliğini daha makul bulduğu açıktır.

Ancak burada yönetilmesi güç uzlaşmaz karşıtlıklar söz konusudur. Gerici egemen devletlerin egemenlikten anladığı ile Kürt Ulusal Hareketi’nin anladığı arasında adeta uçurum vardır. Bu uçurumun ortadan kalkması ise oldukça zordur. Özelde Misak-ı Milli sınırlarının nasıl yönetileceği meselesinde TC’nin anladığı ile ulusal hareketin anladığı arasında ve çıkarlar bağlamında ortaya çıkan durumun yönetilmesi güç bir görevdir.

Misak-ı Milli’nin gerici ve genişlemiş bir ilhak anlayışını içerdiği, var olan gericiliğin Türk egemen ulus anlayışının yeni biçimde sürdürülmesini hedefleyeceği açıktır. Kürt Ulusal Hareketinden de bu eksende bir şekilleniş bekleneceği ortadadır.

TC, Kürt ulusal hareketinin genel siyasi çizgisindeki boşluk ve zaafları kullanarak kendi bölgesel çıkarlarında etkin bir araç olarak kullanmaya çalışmaktadır. TC’nin süreçte “barış” için kararlı bir pozisyonda durmasının bir sebebi de bu zaaf ve eksikliklerden ileri gelmektedir.

Bu basit bir işbirliği, gericileşen ittifak olarak okunamayacak kadar karmaşıktır. Böylesi yüzeysel değerlendirmelere girmeksizin öznelerin niteliğine, genel yönelimlerine ve ideolojik tutumlarına yakından bakarak sorunu ele almak gerekir.

Aksi takdirde sürecin ilerici-demokratik ve gerici yanlarını gözden kaçırmak, at izi ile it izini karıştırmak kaçınılmaz olur.

Suriye Kürtlerine Dönük Planlar

Bu süreçte Suriye açısından yapılan planlarda da benzer çıkar hesapları söz konusudur. Kürt hareketinin (PYD)Suriye’de var olan toplumsal karmaşada tarafsızlık politikası ile ulusal kazanımlarını pekiştirip geliştirmeye çalıştığı bir yönelim söz konusudur.

Ne Baas rejimi ile ne de Suriyeli muhalif güçlerle net bir ittifak ya da karşıtlık içine girmeyerek pozisyonunu sağlam tutmaya çalışmaktadır. Ancak yaşanan gelişmeler bu pozisyonun sürdürülmesini zorlamaktadır.

TC’nin Suriye’de Kürtlerden kolaylaştırıcı bir konum alma beklentisi vardır. Esad rejiminin ömrünün kısalmasını sağlayacak ama aynı zamanda Kürtlerin kazanım elde etmesini engelleyecek arayışlar içindedir. Mevcut barış sürecini de bu eksende kullanma hesapları içindedir. Bu hesap bir bütün tüm Kürdistan için yapılmaktadır.

Suriye’de bugün PYD’nin kontrolünde olan alanların hem Suriye rejimi hem de Özgür Suriye Ordusu tarafından sistemli bir şekilde aşındırılmaya çalışıldığı görülmektedir.

Önce Serekaniye’de şimdide Halep’te Kürt bölgelerinin egemenliğine yönelik mücadelenin kızıştığı, Kürtlerin tarafını belirlemeye zorlandığı açıktır.

TC ve Kürt Ulusal Hareketi arasındaki “barış rüzgârı” belli oranda Suriye’deki dengeleri de değiştirme eğilimindedir. ÖSO ile PYD arasındaki ilişkilerin ÖSO’nun taktik politika değişimiyle daha fazla yumuşadığını ve Esad rejimi ile daha fazla gerilime dönüştüğünü görüyoruz. Kürt bölgeler üzerinde daha fazla söz sahibi olma ve buraları sadece Kürtlere bırakmama politikası özellikle TC açısından önemsenmektedir.

Bunun içinde ÖSO güçlerini hem askeri hem de politik açıdan yönlendirmeye ve maniple etmeye yönelmektedir. Ancak şu noktada Kürtlerin Esad rejimini zayıflatacak bir pozisyonda durmasını daha fazla önemsediği ve bunun sağlanması için politikalar ürettiği açıktır.

Suriyeli muhalif güçleri de bu eksende manipüle ederek biçimlendirme gayreti söz konusudur. Genel uzlaşma ve barış sürecinin Kürt Ulusal Hareketini de bu politikaya daha fazla yaklaştırdığını tespit ederek, Esad rejiminin son Halep saldırılarını da bu bağlamda yapılan hamleler olarak yorumlamak mümkün.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu