Makaleler

“En üst direnme çizgisi”: BOYKOT!

Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğru yol alırken, hem ülke içinde hem de dışında yaşanan gelişmelerle hareketli bir yaz süreci yaşamaya devam ediyor. Ülke içinde 17–25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını gerçekleştiren kolluk kuvvetlerinin ellerine kelepçe takılarak “terörist” olarak gözaltına alınması, AKP’nin bir “intikam operasyonu” olarak görünse de, operasyonun Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde gerçekleştirilmesi sadece, bununla sınırlı olmadığı anlamına gelmektedir. Operasyonun “paralel yapı” adı altında aylardan beri hazırlanan bir alt yapıyla sürdürüldüğü ve daha da yayılacağı anlaşılmaktadır. R. T. Erdoğan Çankaya’ya kaçmadan önce Cemaat’e yönelik son bir hamle yapmakta, öte yandan seçimler öncesinde kendisine yönelik olası yeni ifşaatların önü alınmak istenmektedir.

TC devleti içinde, hakim sınıf klikleri arasında mücadelenin tüm hızıyla devam ettiği ve bu anlamıyla “devlet krizi”nin sürdüğü bir aşamada; TC devletinin çevresinde de önümüzdeki süreci birebir etkileyecek gelişmeler yaşanmaktadır. Bunlardan birisi, ABD-Avrupa Birliği, Rusya ekseninde yaşanan ve Ukrayna’da somutlanan mücadeledir. Ukrayna’da düşürülen Malezya uçağı ve bu nedenle emperyalistler arasında yaşanan dalaşın yeni boyutlarda devam etmesi, -her ne kadar Türk hakim sınıfları ve onların medyası tarafından pek görülmese de- önümüzdeki sürecin önemli gündem maddelerinden biri olarak ortaya çıkacak gibi görünüyor. Emperyalizmin bir yarı-sömürgesi olarak TC’nin, emperyalist klikler arası dalaştan ve bunun ürünü olan gelişmelerden etkilenmemesi düşünülemez.

Bir diğer son derece önemli gelişme, Suriye, Irak ve Ortadoğu bölgesinde yaşananlardır. Ortadoğu kaynamaktadır. İsrail Filistin’e saldırmaya devam etmektedir. Suriye ve Irak’ta yaşananlar, yeni bir Kürt devletinin kuruluşu vb. gündemdedir. Kendisine İslam Devleti adını veren IŞİD terör örgütünün Musul’u ele geçirmesi ve ardından da Suriye Kürdistanı (Rojava) Kobanê kantonuna yönelmesi vb. gözlerimizin önünde cereyan ediyor.

Ortadoğu coğrafyasında yaşananlar bize, birincisi kâh şiddetlenerek, kah azalarak da olsa “silahların ve bombaların konuşmaya” ve tüm bölgeye yayılmaya devam edeceğini gösteriyor. TC devletinin Rojava sınırında yaşanan çatışmaları, üç askerin ölmesini vb. Rojava Kürtlerine havale etmesini, tarihsel Kürt düşmanlığından öteye, bölgede sıkışmışlığının ve çaresizliğinin ürünü olarak görmek gerekir.

Emperyalistler ve bölgedeki yerel işbirlikçi uşak güçleri, işçi sınıfına ve halklara yönelik saldırılarında tavizsizdirler. Başta silahlı örgütlenmeler olmak üzere kendi inisiyatifi ve denetimi dışında var olan her harekete, her oluşuma -kah doğrudan kah dolaylı olarak örgütlediği taşeronlarla- yönelmekte bir an bile tereddüt etmemektedirler.

“Birlik, beraberlik ve kararlılıkla” halk düşmanlığına devam!

Türk hakim sınıfları hem ülke içinde hem de ülke dışında kendi sınıf çıkarları için her türlü yol ve yöntemi denemekten geri durmamaktadır. TC’nin “bir numaralı şefi” Erdoğan, bir yandan hem Türkiye ve T. Kürdistanı’nda hakim sınıfların güzide bir temsilcisi olarak saldırılarını sürdürürken; başta Suriye olmak üzere bölgede, -hem emperyalistlerin hem de kendi sınıfının politik çıkarları için-, bölge haklarına katliam, gözyaşı, sömürü, yoksulluk, göç vb. getirmeye devam etmektedir.

Fıtratlarında işçi sınıfı ve halk düşmanlığı olanlar, icraatlarını başarıyla devam ettirmektedirler. Nitekim içeride “teröre çözüm” yasaları çıkaranlar, Rojava’da Kürtlere saldıranlar IŞİD çetesine her türlü yardımı yapmakta beis görmemektedirler. “Herkesi saf, bir kendilerini akıllı sanan” AKP kadroları; silahlar konuşmayınca Türkiye’deki Kürt ulusal sorununun hallolduğunu düşünmektedirler. Onlara göre tepki yoksa itiraz yoksa sorun da yoktur! Ne de olsa “Reis”leri Erdoğan, vakti zamanında bir Kürt işçinin Kürt meselesine dair sözlerine“düşünmezsen yoktur” diye yanıt vererek meseleyi çözmüştü. Meseleleri böyle “çözen”(!) Erdoğan; yine o bildik türküyü söylemeye devam etmekte ve seçim meydanlarında HDP’yi hedef alarak, “kongresinde Türk bayrağı olmayan bir partinin parlamentoda yeri yok” diye höykürmektedir. Ve yine “silahlar olmasa aldıkları oyun yarısını bile alamaz” diyerek, HDP’nin mecliste olmaması gerektiğini buyurmaktadır. (19–07–14)

Başta Kürt meselesi olmak üzere, hem ülke içinde hem de ülke dışında cereyan eden bütün gelişmeler, sınıf hareketi iddiasında bulunanlara net olarak şunu gösteriyor. Hâkim sınıflar, başta işçi sınıfı olmak üzere, çeşitli ulus ve milliyetlerden, mezheplerden Türkiye halkına yönelik saldırılarına tüm hızıyla devam etmektedirler. Hatta denilebilir ki kendi içlerinde yaşanan dalaş nedeniyle daha pervasız, daha yüzsüz ve daha pişkindirler. Gezi İsyanı ve ardından 17–25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları, yerel seçim süreci ve “paralel yapı” operasyonları,“teröre çözüm” yasaları ve Rojava’ya yönelik saldırganlığın devam ettirilmesi vb. bu “kararlılığın” somut göstergesidir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri de bu saldırı düzeninin kendini yeniden üretmesi bağlamında bir başka versiyonudur.

Bu ise başta Türk-Kürt uluslarından, çeşitli milliyet ve mezheplerden Türkiye halkının çıkarlarını savunanlara; kendi gündemlerinde ısrarlı olmalarını dayatıyor. Nedir bu gündem? Örneğin an itibariyle ülkemizde işçi sınıfının başta “taşeron düzeni” olmak üzere, kendisine dayatılan çalışma yaşamına karşı mücadelesinin yolu örgütlenmesinden ve mücadele etmesinden geçiyor. Örneğin bugün yoksul ve emekçi halk gençliğine dayatılan uyuşturucu tuzağına karşı durmanın yolu mücadele etmekten geçiyor. Alevi gençliğinin yok sayılan en demokratik taleplerini elde etmesinin yolu mücadeleden geçiyor. Kadınların kurtuluşu, -ve erkek şiddetini bertaraf edebilmeleri başta olmak üzere-, gerçek anlamda özgürleşmesinin yolunun, kendi örgütlenmelerini oluşturmaları ve mücadele etmelerinden geçtiğini söylüyoruz. Örneğin Kürt gençliğinin devrimci enerjisini Özgürce Ayrılma Hakkı’nı reddeden, demokratik bir talep olan “demokratik özerklik” politikasına kanalize edilmesini doğru bulmuyoruz. Bu talebi demokratik ama yetersiz ve nihayetinde “çözümsüz” buluyoruz. Örnekler çoğaltılabilir.

Bunların gerçekleştirilebilmesinin yolunun, an itibariyle örneğin Gezi’den itibaren halk kitlelerinin ileri kesimlerinde görülen düzen dışı eğilimlerin güçlendirilmesinden, bu yönelimin teşvik edilmesinden geçtiğini söylüyoruz. Halk kitlelerinin ve özellikle halk gençliğinin, Gezi İsyanı vesilesiyle somut olarak gördüğümüz düzen dışı yöneliminin, Cumhurbaşkanlığı seçimleri vesilesiyle düzen içine çekilmesine itiraz ediyoruz.

Radikal demokrasi değil devrimci demokrasi!

Bu arada koştura koştura Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılanların, üstelik bunun “cumhurbaşkanlığı seçimine girerek ezilenlerin egemenlere karşı cepheleştirilmesi doğrultusunda işlevsel bir devrimci taktiğin uygulanışı” olduğu hayallerine kapılan kimi dostlarımızı anlayabiliyoruz. İçinde bulundukları kuyudan gökyüzünü görüyor ve taktik belirliyorlar. An itibariyle içinden geçtiğimizin sürecin özelliklerinden hareketle Cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot edenleri, “apolitik bir pozisyona sürükleniyor, andaki devrimci fırsatı ıskalıyor” olarak tanımlamaları tek cümleyle; bu dostlarımızın kendilerini seçimlere çok kaptırmalarıyla ve kuyunun ağzı kadar olan taktikleriyle açıklanabileceğini düşünüyoruz.

Bizim gökyüzümüz, Gezi İsyanı’yla daha bir genişlemiştir. Sokağa çıkan ve uzun bir süre de terk etmeyen halkın, devrimci gençliğin düzen dışı yönelimini, özlem ve taleplerini, korku ve kaygılarını, boykotla dile getirebileceklerini düşünüyoruz. Böyle bir tutumu tarihsel süreç içinde son derece önemli, tayin edici bir tutum olarak, Gezi İsyanı’na selam eden devrimci bir eylem olarak görüyoruz.

Durum buyken Gezi İsyanı’yla birlikte açığa çıkan“devrimci yönelimi”, “düzen dışılığı”, “bu politikacılardan adam olmaz”ı vb. güçlendirmek için boykot çağrısı yapılmasını, “kuyunun dibindeki kurbağa gibi” değerlendirenler örneğin seçimler ikinci tura kaldığında ne yapacaklar? “Apolitik bir pozisyona” mı sürüklenmiş olacaklar? An itibariyle boykot tavrını apolitik olarak değerlendirmek, apolitik bir yaklaşım ya da kendi bağımsız çizgisini kaybetmekle açıklanabilir ancak!

Aklımıza bir başka vesileyle de olsa K. Marks’ın Kapital’deki “cehennem giden yolun iyi niyetlerle döşenmesi” ifadelerinden de hareketle, Lenin’in söylediği “cehenneme giden yol, iyi niyetle döşenmiştir ve bu durumda, iyi niyet, kişiyi ‘en az direnme çizgisine’… kendiliğinden sürüklenmekten kurtaramaz” sözleri gelmektedir. (Lenin, Ne Yapmalı, s. 96) Devrim meseleleri, sınıf ve halk sorunları vb. gündeme geldiğinde kesinlikle tavizsiziz! Seçimleri ilkesel değerlendirmiyoruz. Marksitlerin her türlü mücadele yöntemini kullanabileceğini düşünüyoruz. Ancak bu mücadele yol ve yöntemlerinin yere ve zamana, devrimci duruma uygun olması gerektiği, devrimi gerileten değil, ilerleten bir araç olarak ele alınması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “iyi niyetli” değiliz. Bu seçimlerden hareketle devlet aygıtının demokratikleştirileceği yanılgısı içinde hiç değiliz. Üstelik seçimlerin halk kitlelerinin bir kısmında somut olarak görülen, düzen dışı eğilimlerin bu seçimler vesilesiyle düzen içine çekilme tehlikesi olduğunu da düşünüyoruz. 

Boykot tavrımızla ülkemizde devrimci mücadeleyi yükseltme çağrısı yapıyoruz. Sadece ülkemizde değil, yanıbaşımızdaki Rojava’yla dayanışmanın da boykot taktiğimizle uyumlu olduğunu düşünüyoruz. Rojava’yla dayanışmayı sadece pankart asıp, basın açıklamaları ve eylemler düzenleyerek değil aynı zamanda doğrudan direnişe örgütlü katılım sağlayarak da hayata geçirmeliyiz. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot politikamız, mücadeleyi büyütme, kitlelerin düzen dışı yöneliminde ısrar ve somut bir adres göstermek iken, bu politikayla son derece uyum içinde Rojava’yla dayanışmayı da içermelidir. Kürt ulusal hareketinin Türkiye’de uzlaşma, müzakere Rojava’da direniş çizgisi içinde olması, onun kendi politikasıyla ilgilidir. Türkiye’deki Kürt ulusal sorununun gerçek anlamda çözümünün radikal demokrasi ile değil, devrimci demokrasiyle olacağını öteden beridir savunduk. Bu görüşümüzde ısrarcıyız. Nitekim tam da bu nedenle Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot ediyor, TC devletine yönelik mücadelenin yükseltilmesi zorunluluğundan bahsediyoruz.

Bununla bağlantılı olarak, TC devletinin doğrudan rolü olduğu kuşkusu götürmez olan IŞİD çetesinin Kobanê ve Rojava saldırılarına karşı dayanışma içinde olunması gerektiğini, bu görevden bir an bile geri durulmaması gerektiğini söylüyoruz. Boykot çağrımızda, Roboski’nin yanına Soma’yı koyuyoruz! Ethem Sarısülük’ün yanına Medeni Yıldırım’ı! Berkin Elvan’ın yanına İbrahim Aras’ı! Tüm bunların hesabının Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılarak değil, mücadele saflarını güçlendirerek yanıt olunacağını düşünüyoruz. Radikal demokrasi değil, devrimci demokrasi, halk demokrasisi çağrısı yapıyoruz.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu