Makaleler

Reformizm perspektifi mi? Devrim perspektifi mi?

Ülkedeki çelişkiler giderek gelişiyor. Hem ezen ve ezilenler arasındaki saflaşmanın, hem de egemenlerin kendi aralarındaki iktidar kavgasının yarattığı çelişkiler uç boyutlara tırmanıyor. Mevcut sistem ve devlet çürümüş, kokuşmuş, pörsümüş bir sürece girmiştir. Böylesi bir sürecin yarattığı tahribatın üstesinden gelmekte zorlanıyorlar.

Bunun sonucu eskiden beri sarıldıkları fanatik milliyetçi ve bağnaz dini motiflere dayalı imgelerle artık, köhnemiş bu devleti ve üzerinde yükseldiği düzenin gerçek yüzünü kamufle edemiyorlar. Devletin Türk-İslam sentezine dayalı faşist doktrinin üzerinde yükseldiği temeller iyice sarsılmış durumda. Bunun sonucu düzenin ve devletin yarattığı tahribatlar onarılamadığı gibi günbegün yeni çatlakların oluşmasını önleyemiyorlar.

Hakim sınıfların kendi aralarındaki bu dalaş kavgası, sistemin böylesi bir güzergaha girmesinde ciddi bir rol oynamıştır. Egemen sınıflar arasındaki çatışma öyle bir mertebeye tırmanmıştır ki; artık birbirlerini takmayan ve birbirlerine dijital şantajlar yapan, birbirlerini tehdit eden, devlet kurumlarında birbirlerini tasfiye eden hakim sınıf güruhları durumuna gelmişlerdir.

Hakim sınıflar arasındaki bu iktidar kavgası beraberinde çeşitli milliyetlerden Türkiye halkı gözünde devletin teşhirini beraberinde getirmiştir. Bu duruma düşen devletin kitleler üzerinde otoritesi iyice sarsılmıştır. Devletin gerçek yapısı kitlelerin önemli bir bölümünce daha açığa çıkmıştır. Devletin artan baskılarının bir birikim sonucu patlamasıyla oluşan Gezi Direnişi’nin hemen akabinde, AKP Hükümeti’nin dolandırıcılığı ve yaptığı yolsuzlukların deşifre olması hükümetin ve devletin gerçek yüzünü iyice su yüzüne çıkarmıştır.

Dolayısıyla içine girdiğimiz bu süreç, düzenin yarattığı sorunlar karşısında devletin alternatif teşkil etmediğini bir kez daha göstermiştir. Sınıf baskısından, Kürtlere, Alevilere, kadınlara ve diğer tüm baskıları üreten sistemin baskı aygıtını oluşturan mevcut devlet, doğası gereği bu baskıları uygulayan bir erktir. Doğası gereği bu devlete sorunların çözümünü içeren misyon yüklemek nesnel gerçekliğe ters düşen bir ideolojik-politik hatta tekabül eder. Bu da düzenle ve devlet kurumuyla uzlaşan reformizme tekabül eder.

Reformizm, sömürüyü ve baskıları üreten ve uygulayan sistemin köklü tasfiyesini hedef almaz. Tersine; reformizm ezilenlerin sömürüye ve tüm baskılara karşı haklı taleplerinin ve mücadelelerinin düzen içine hapsedilip devrim perspektifinden koparılmasıdır. Dolayısıyla sistemi ve devlet erkini hedef almayan reformizm baskı ve sömürüyü uygulayan düzenin devamından yanadır.

Düzen içi akım olan reformizm 1990’ların başlarından itibaren ülkemizde ve dünyada hakim hale gelmiştir. Yakın döneme kadar bu durum kendisini açık bir şekilde göstermiştir. Lakin ülkemizde ve dünyada yeni bir sosyal-pratik sürece giriliyor. Bu durum mevcut konjonktürü radikal bir atmosfere sürüklüyor. Elbette ki reformizm, ekonomizm gibi düzen içi akımlar hala etkinliğini sürdürüyor. Ama neoliberalizmle birlikte sömürünün, baskının, zulmün, katliamın üst boyutlara tırmanması ve beraberinde kitlelerin edindiği deney ve tecrübe ezen-ezilenler saflaşmasını keskin bir güzergaha sokuyor. Bunun da görülmesi gerekiyor.

 

Reformizm Ve Devletin Sınıfsal Karakteri

İçinde bulunduğumuz koşullarda sistemin ürettiği tüm baskılar en üst boyutlara kadar tırmanmıştır. Sınıfsal baskılar ve katmerli sömürü, Kürt ulusuna uygulanan müzmin baskı, Alevilere reva görülen tarihsel inkar ve sistemin ürettiği diğer tüm baskılar varlığını aynı minvalde devam ettirmiştir.

Buna karşın verilen mücadele giderek egemen sistemin manyetik alanına kaymıştır. Proleter devrimci hareket ve bazı küçük-burjuva devrimci hareketler dışında, diğer hareketler giderek reformist hatta yer almışlardır. Türkiye somutundaki 12 Eylül yenilgisi ve sonrasında 1989-91 döneminde modern-revizyonizmin sosyalizm maskesini atması reformist akımın koşullarını güçlendirmiştir. Özellikle sosyalizm kılıfıyla uygulanan bürokrat devlet kapitalizminin iflası uluslararası alanda olumsuz etkiler oluşturmuştur. Uluslararası tekelci burjuvazi ve modern-revizyonistlerin evrensel boyutlarda el ele yürüttükleri MLM aleyhtarı kampanya ve gerici popülist hareketler, tüm dünya çapında küçük-burjuva ve sol ulusal-devrimci hareketleri düzen içi minvale çekmiştir.

Bu durum bizim ülke özgülümüzde de yaşanmıştır. Modern-revizyonizmin havlu atması Türkiye’de de küçük-burjuva devrimci hareketlerin ve Kürt ulusal-devrimci hareketlerin önemli bölümünün reformist hatta kaymasına zemin yaratmıştır. Bir dönemler devrim perspektifiyle gerici-faşist devleti hedef alan hareketler, giderek sistemin yarattığı köklü sorunların çözümünü devlete yüklediler. Devrimin görevini devrimin hedefi olan mevcut düzene havale ettiler.

Elbette ki bu hareketler sistemin sorunlarını gündeme getirdiler. Bunun sonucu sistemi, devleti eleştirdiler. Kendi bakış açılarıyla mevcut yapıyı ve devleti teşhir ettiler. Ama bu sorunları yaratan düzen ve devletin yıkımını hedef alan devrim perspektifi yerine, sorunları devletten bekleyen bir perspektif getirdiler. Daha açık bir deyimle mevcut sisteme emekçiler, Kürtler, Aleviler üzerindeki tarihsel baskıların kaldırılmasını yükleyen bir misyon yüklediler.

Uluslararası sosyalizm aleyhtarı kampanyalar Türkiye’de de ezilen kesimler üzerinde olumsuz etkilerde bulundu. Halk katmanlarının önemli bölümü boşlukta kaldı. Devlet de bu atmosferden yararlanarak boşlukta kalan kitlelerin önemli bir bölümünü yaratılan dezenformasyonlarla ve manipülasyonlarla pasifize etti. Ve düzen sınırları içerisinde tuttu.

İşçi hareketleri salt sendikal hareketlerle sınırlandırıldı. Devlet tarafından çıkarılan yasalarla sendikal hareketlerin bileşimi daraltıldı ve işçilerin mücadelesi denetim altına alınmaya çalışıldı. Bunun için Türk-İş, Hak-İş içinde uşak sendikalar bile oluşturulmuştur. Bunun sonucu işçilerin haklı talepleriyle gerçekleştirdikleri eylemler daha çok egemenlerin denetiminde tutulmuştur. Her şeye karşın Ankara’daki Tekel Direnişi, Tuzla deri işçilerinin eylemleri, yasaklanmak istenen -özellikle İstanbul’da- 1 Mayıs’a sahip çıkan mücadeleler de verilmiştir.

12 Eylül sonrası devletin yaptığı saldırıları birkaç sene içerisinde onaran ve sonra  gerilla savaşı yürüten PKK öncülüğündeki Kürt Ulusal Mücadelesi devlete ciddi darbeler vurmuştur. Devleti yıptratmıştır. Ulusal-devrimci normlarla hareket ettiği süreçte -bazı uzlaşmacı tavırlarla beraber- devleti hedef almıştır. Ancak 1989-’91 döneminde tüm dünyada başlatılan ideolojik anti-MLM saldırı furyası giderek PKK’yi de olumsuz yönde etkilemiştir. Giderek devletle uzlaşmacı hatta kaymıştır. 1995 yılının 8 Şubat-22 Şubat tarihleri arasında yaptığı 5. Kongre’yle PKK, eski ulusal-devrimci çizgiden ulusal-refomist çizgiye resmen kaymıştır. TC Devletiyle giderek düzen sınırları içerisinde uzlaşmayı içeren bu ulusal-reformist çizgi günümüzdeki mertebeye ulaşmıştır.

Ayrıca geçmişte genelde devrimci saflarda örgütlenen Aleviler de 1989-’91 atmosferinden etkilenmişlerdir. Bunun sonucu demokratik ve haklı taleplerle ayrı örgütlenmeye gitmişlerdir. Ama onların bu örgütlenmesi de reformizmin sınırları içerisinde kalmıştır. Onlar da sorunun köklü çözümünü mevcut devlete yüklemişlerdir.

Sınıf bilinçli proletarya ise önderlik misyonunu oynayamadı ve ülkedeki mevcut mücadelenin gerisinde kaldı. Parti programının emrettiği gerekleri sosyal-pratiğine istikrarlı bir zeminde yansıtamadı. Ama Maoizm’le donanan proletarya partisi küçük-burjuva ve ulusal-burjuvazinin aksine ideolojik hattındaki yerini korudu. Ve reformizm vb. düzen içi akımların sahasına kaymadı. Mevcut koşulların gelişmesi Türkiye’nin öncü gücüne yeni olanaklar tanımıştır. Bundan yararlanarak eksiklerini kapatacak ve mücadelesini daha ileriye taşıyacaktır.

 

Köklü Çözüm Demokratik Halk Devrimi İle Mümkündür

İçine girdiğimiz süreç sınıf çelişkilerini daha keskin boyutlara tırmandırmıştır. Beraberinde reformizmin uzlaştığı ve sistem içine çektiği anlayışı mahkum da etmektedir. Öyleki; ülkemizde girilen günümüz koşulları iyice harap olan böylesi bir devletin mevcut sorunların çözümünde hiçte rol oynamayacağını; tersine statükocu karakteriyle sorunların çözümünde engel teşkil edeceğini bir kez daha göstermiştir. Yaşadığımız bu sosyal pratik sonucu emekçi kitleler TC devletinin gerçek yüzünü daha net bir şekilde görmüşler ve daha iyi tanımışlardır. Bunun sonucu kitle eylemleri radikal boyutlara tırmanmış ve bilinçaltı da olsa düzen ve devlete yönelik tepkiler oluşmuştur. Dolayısıyla sosyal pratik reformizm-ekonomizm gibi devletle uzlaşmayı savunan akımları da mahkum etmiştir. 

Elbette ki demokratik haklar için mücadele verilmelidir. Sınıfsal baskıya, Kürtlere yapılan baskıya, Alevilere yapılan baskıya, kadına yapılan baskıya karşı demokratik ve yasal zeminde örgütlenmeler oluşturulmalı ve o doğrultuda mücadele yürütülmelidir. Ama bu mücadele devrime tabi olmalıdır. Dolayısıyla iktidar perspektifiyle verilmelidir. Sınıf mücadelesinden kopuk olmamalıdır. Stratejik olarak Demokratik Halk Devrimi gösterilmeli ve tüm taktik mücadeleler ona bağlı kılınmalıdır. Demokratik Halk Devrimi sistemin yarattığı tüm sorunları kapsamı içerisine alır ve o doğrultudaki mücadeleyi ve örgütlenmeyi savunur. Dolayısıyla gerici sistemin ve gerici devletin tasfiyesini önüne koyar. Mevcut koşullar bu gerçeği bir kez daha doğrulamıştır.

 

(Bir ÖG okuru)

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu