Makaleler

“Vatan haini” diye yoksul halklara zulmeden faşist diktatörlere denir!

Facebook hesabını silmek isteyen bir kullanıcının facebook uygulaması olarak “Facebook’taki verilerinizi bilgisayarınıza indirmek isteyebilirsiniz” seçeneğine olumlu yanıt vermesinin ardından aslında bilinen bir gerçek açığa çıktı. Kullanıcı, hesaplarını kapatırken facebook hesabındaki Ocak 2016-Temmuz 2017 dönemini kapsayan veriler içerisinde, yaptığı tüm telefon görüşmelerinin meta verisinin bulunduğunu, görüşmelerin ne zaman yapıldığı ve ne kadar sürdüğü gibi detayların da facebooktan indirdiği dosyalarda olduğunu fark etti. Guardian gazetesinin bunu haberleştirmesi ile bu gerçek bir anda dünya çapında bir tartışmanın fitilini ateşlemiş oldu:

Facebook, kullanıcılarının telefonlarındaki arama ve mesaj gibi kendi uygulaması dışında kalan kişisel verilerini biriktiriyor ve devletlerle paylaşıyor mu?

Elbette böyle yapıyordu! Bundan kimsenin zerre kuşkusu olmasın!

Bu tartışmalara ek olarak facebook şirketinin iş ortağı olan veri analiz şirketi Cambridge Analytica’nın da, 50 milyon facebook hesabından gizli bilgilere erişim sağladığı ve bu bilgilerin 2016’da ABD’de yapılan başkanlık seçimleri ile Brexit referandumunda kamuoyunu etkilemek için kullanıldığı da açığa çıktı. “Kamuoyunu etkileme amacı” için facebook uygulaması üzerinden kişisel verilerin biriktirilmesi işin yalnızca basit ve görece “masum” kısmı… Konunun genişlemesi ise ABD Ulusal Güvenlik Dairesi’nin (NSA) küresel izleme programı verilerini sızdırdığı için ülke dışına kaçmak zorunda kalan ve 2013’ten beri Rusya’da yaşayan eski CIA ve NSA çalışanı Edward Snowden’in açıklaması ile oldu. Snowden Facebook’un “kurban” değil “suç ortağı” olduğunu söyledi, facebook’u bir “istihbarat şirketi”ne benzetti ve “Özel hayatlara ilişkin ayrıntılı kayıtları toplayıp satanlar bir zamanlar ‘istihbarat şirketi’ olarak tanımlanırdı. Şu anda kendilerini ‘sosyal medya’ olarak adlandırmaları, ‘Savaş Bakanlığı’nın ‘Savunma Bakanlığı’ oluşundan beri en başarılı kandırmacadır” dedi.

Bu yaşananlar sonrası zaten çalıntı bilgi ve tasarımlarla kurduğu facebook şirketi bir haftada haftada en az 60 milyar dolar kaybeden facebook’un kurucusu ve CEO’su Mark Zuckerberg İngiliz gazetelerinde yayımlanan tam sayfa ilanla özür dileyerek “Üniversitedeki bir araştırmacı tarafından hazırlanan ve 2014’te milyonlarca insanın Facebook bilgilerinin çalınmasına neden olan test uygulamasını duymuşsunuzdur. Bu bir güven ihlaliydi ve bununla ilgili daha fazla bir şey yapamadığım için üzgünüm. Böyle bir olayın tekrar yaşanmaması için önlemler alıyoruz” demek zorunda kaldı.

Sosyal medya uygulamalarının her geçen gün başta halk gençliği ve çocukları giderek kendisine bağımlı hale getirirken amaçlarının sadece bundan para kazanmak olmadığı, teknolojinin gelişmesi ve yaygınlaşması gibi kendilerini topluma adayan bir amaca hizmet etmedikleri malumun ilanıydı. Ancak unutulmaması gereken bir şey varsa o da yine bu durumun “buzdağının görünen kısmı” olduğudur. Keza emperyalist-kapitalist sistem bunca çürümüşlüğüne karşın hala ayakta durabiliyor ve milyarlarca insanı bu çürümüşlüğe mahkum edebiliyorsa bunlar sayesindedir. Bu düzeni tahkim edebilmesi için istihbarat şirketi olarak kullandığı güçlü sosyal medya ayaklarına ve de elbette olmazsa olmaz güçlü ve “tek bir adam” gibi hareket eden medya araçlarına ihtiyacı su gibi, ekmek gibidir. Hele de bu düzeni faşist diktatörlük halinde koruma çabasındaysa bir devlet, tüm bu araçlar elinde olmalıdır. Hem de faşist İtalyan lider Benito Mussoli’nin dediği gibi ve dediği kadar özgür bir şekilde! “Basın özgürdür çünkü tek bir davaya, tek bir rejime hizmet eder!”

Her ne kadar Guardian, facebook şirketi ile Cambridge Analytica’nın rezaletini gözler önüne serse de bu onun “özgürlüğünün” emperyalist-kapitalist sisteme hizmet etme “özgürlüğü” olduğu gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Keza burjuva medya, dünya halklarının başına bir iş örülecekse bu işi yapacakların başında geldiğinden, hiçbir vakit, uyarılarını başında yapmaz. “Aman dikkat halkımız” demek onun lügatinde yoktur. Ya da kurnaz ve deneyimli bir gazetecinin gözden kaçırmayacağı ufak yollu ipuçları ortaya dökülmüşken bunların derlenip olasılıklar üzerinden olsa dahi halka iletilmesi görevi de burjuva medyaya ait değildir. Ki görevi bunun tam tersini yapmaktır, kapatabiliyorsa ya da hasır altı edebiliyorsa ortaya dökülenler oh ne ala! Gezi İsyanı sırasında penguen belgeselleriyle ününe ün katan kimi televizyon kanallarını hatırlayınız…

Ancak iş ne zaman ki artık patlak vermiş ve üzeri örtülemeyecek, isyan ve tepkiler bastırılamayacak duruma gelmiş, dengeler değişmiştir; o vakit burjuva medya “vurun abalıya” misali harekete geçer. Meğerse ne bilgiler bilir ve bu bilgileri dökmekte ne maharetli olunurmuş, hepsini sergileyiverir.

Tıpkı Çiftlikbank vurgununda olduğu gibi…

Açılışları ünlü dizi oyuncuları eşliğinde, TV ve gazeteler aracılığıyla yapılan Çiftlikbank, devlet ve kurumlarından da yüklü miktarlarda vurgunla işe başlamış, halkın umutla bel bağladığı bir yatırım aracı haline gelmiştir. Bu kurumun dolandırıcı olduğuna dair ve de halkın ulaşamayacağı onlarca veri ayağına gelmesine karşın bunu tek bir satırla haberleştirmeyen bu medya, şimdilerde yaygara halinde hemen her gün Çiftlikbank’a dair yeni bir bilgi ile karşımızda arz-ı endam ediyor. Böylelikle “Cambaza bak cambaza” diyerek hem kendini hem de daha büyük vurguları ve yolsuzlukları aklıyor, yine daha büyük yolsuzlukların açığa çıkan tüm verilerini hasır altı etmeye devam ediyor.

 

“Basın hürriyeti” denilen saçmalık…

Söz Mussoli’nin “basın özgürlüğü”nden açılmışken Demirören sermaye grubu patronlarının; Doğan Medya Grubu’na ait Kanal D, CNN Türk, TV2, Dream TV, Dream Türk, Hürriyet, Posta, Fanatik, Hürriyet Daily News, TME, Doğan Burda Dergi, Doğan Egmont, Doğan Kitap, Dergi Pazarlama ve Planlama’yı satın almasına değinmemek olmaz. Mayıs 2011’de de yine Doğan Medya Grubu’ndaki Milliyet ve Vatan’ı satın alan Demirören Grubu, Doğan sermaye grubu gibi köklü bir komprador burjuva ailesidir. Ancak Doğan grubundan mini minnacık bir farkı vardır ki, o da iktidarda olan devlet klikleri arasında belli bir ayrım yapmaması, devletle birlikte palazlanıp hükümetlere göre taraf belirlemesi ve her dönem devletle uyum içinde hareket etmesidir. Keza bu da bu sermaye grubuna her seferinde kazandırmış, AKP gibi 16 yıldır iktidarda olan ve giderek faşist diktatörlükle CHP’den daha fazla bütünleşen bir iktidarla da sorunsuz bir ilişki yaşamasını sağlamıştır.

Demirören sermaye grubu ile AKP iktidarı arasında hiç anlaşmazlık olmadı mı? Elbette vardı, ki İstiklal Caddesi’nin orta yerinde bir ucube gibi duran ve kent kurallarına aykırı kaçak katıyla gündeme gelen Demirören AVM, iktidarla sermaye arasında küçük çapta bir kriz çıkarmışsa da, Demirören “patronu” kızdırmadan, gönlünü “küçük” (araziler, yatlar vs.) hediyelerle almayı bilmiştir. Ne de olsa AKP ve Erdoğan, onların “biricik patronu”dur. Bunu da Erdoğan’ın bir dönem Milliyet’te yazan Hasan Cemal’e sinirlenmesi sonrasında Erdoğan Demirören’in Erdoğan’a ettiği “Kızdırdık mı seni patron?” diye başlayan ve ağlayarak biten telefon konuşmasından öğrenmiş bulunduk.

Burjuva medyanın farklı kliklerden iktidarını iyiden iyiye pekiştiren AKP elinde toplanması anlamına gelen bu satışın, yalnızca 2019 seçimlerine hazırlık olduğu düşünülmemelidir. Faşizmin deneyimlerinden faydalanan ve koyu bir Alman Nazi hayranı olduğunu dillendirmese pratikleri ile bunu her fırsatta ortaya seren Erdoğan’ın bu adımını yine özentisi olduğu faşist lider Adolf Hitler’den dinleyelim: “Başka alanlarda olduğu gibi basında da devlet bütün araçların aynı amaca hizmet etmesi gerektiğini unutmamalıdır ve hükümet ‘basın hürriyeti’ denilen saçma sözden dolayı güçsüzleşmemelidir. Yoksa böyle bir durum, hükümeti görevini tam yapamamaya ve milleti de yararlı bir gıdadan yoksun bırakmaya sebep olur. Hükümet hiçbir gücün önleyemeyeceği bir kararlılıkla bu eğitim araçlarını avucunun içine almalı, onu devlet ve milletin hizmetinde bulundurmalıdır.”

Aslında AKP tam da faşist atalarının reflekslerini vermekte, narsist ve Doğan Medya Grubu’na duyduğu hınçtan ziyade faşist diktatörlüğün çürümüş yanlarına yama yapmaya ve onu gelen daha derin bir siyasi ve ekonomik kriz karşısında güçlü tutmaya çalışmaktadır.

Faşizm için bunlar da yeterli olmayacaktır kuşkusuz. Keza Hitler Almanyası’nda çıkarılan “Yeni Basın Kanunu” ile gazetecilik “kamu mesleği” sayılmış, gazeteciler “devlet görevlisi” ilan edilmiş (ki halihazırda tüm ülkede geçerli bir basın kimliği elde etmek, Başbakanlık iznine tabi ve bu kartı alabilenlerse sınırlı sayıda), tüm editörler gazetelerini “kamuyu yanlış yönlendirecek haberlerden uzak tutma ve Alman halkının ortak iradesini, savunmasını, ekonomisini ya da kültürünü zayıflatacak haberlere yer vermeme” ile sorumlu tutulmuştu.

Bunun güncellenmiş halinin yakın zamanda karşımıza çıkma ihtimali pek de öyle zayıf sayılmaz açıkçası!

Öyle ya, bu adımlar tamamlanmazsa “güçlü bir devlet” nasıl ayakta kalabilir? Bu tamamlanmazsa; 13 Mayıs 2014’te Soma’da ülke tarihinin en büyük madenci katliamı yaşanmış ve bu katliamda 301 işçi hayatını kaybetmiş, yüzlerce işçi yaralanmışken hala 4 senedir, 68 duruşma görülen yargılamadan adalet çıkmayışı haber niteliğini korumaya devam eder. Ve bu da devleti güçsüzleştirir. Ya da İstanbul Mecidiyeköy’deki Torun Center inşaatında 10 işçinin katledildiği işçi katliamında her bir işçinin ölü bedenine 60 bin 800’er lira para değer biçilir, 16 sanık beraat eder ve bu da bakarsın ki haber olur ve “basın özgürlüğü denilen saçmalık” yüzünden devletin itibarı zedelenir, sermaye gruplarına nasıl kol-kanat gerdiği açığa çıkıverir.

Oysa bu devletin “güçlü” olmaya dünden daha fazla ihtiyacı var, çünkü kolları sıvamış, Ortadoğu coğrafyasında işgalci insan kasaplığına soyunmuştur.

 

Devletlerin “hırsı”, hırslı “devlet adamları” yaratır

Efrîn işgal girişiminin 58. gününde şehir merkezini ablukaya alarak, 18 Mart’ta yani tam da Çanakkale “Zaferi”nin yıldönümüne denk getirilen bir debdebe ile şehir merkezine yağmacı ve talancı bir güç olarak giren faşist diktatörlük, şimdi de gözünü Şengal ve Minbiç’e dikmiş durumda… “Zafer sarhoşluğu” ile efelenen Erdoğan, ağzından kanlar saça saça Ortadoğu halklarını katletmeye devam edeceğini ilan etmekte, Suriye’ye emperyalist-kapitalist efendilerinin kurduğu kanlı sofrada payını bekleyen bir asalak olmak yerine payını almaya çalışan bir sırtlana dönüştüğünü göstermektedir.Ancak belirtmek de fayda vardır ki, Erdoğan ve AKP iktidarını “sırtlan”a çeviren bu süreç yalnızca faşist diktatörlüğün çabaları ve işgalciliğiyle gelişmemiş ve bundan sonra da böyle ilerlemeyecektir.

Emperyalist Rusya ile bir süredir daha yakın iş tuttuğu gözlemlenen faşist diktatörlüğün emperyalist ABD ile arasında zannedildiği kadar büyük bir gerginlik yoktur. Washington’da korumalarının eylemcilere yönelik şiddetinden kaynaklı haklarında açılan davanın düşmesi, Türkiye’ye dönük yaptırımların ABD Kongresi’nde ötelenmesi, yüksek düzeyli istişarelerin başlaması, Erdoğan-Trump telefon görüşmesinin gerçekleşmesi, ABD’nin “patriot verebiliriz” rüşveti… ABD’nin TC’nin “gücünü görmesi”nden kaynaklı değil. Tam tersine emperyalist-kapitalistler açısından da Ortadoğu başta olmak üzere dünya genelinde kanlı paylaşımın giderek kızışması pazarlıkları artırmakta, kendilerini ve müttefiklerini, müttefikleri ile anlaşmalarını yenilemeyi dayatmaktadır.

Keza ABD’de son günlerde Trump tarafından kabinesinde yaptığı revizeler de bunu doğrulamakta ve bu kabineye “savaş kabinesi” ismini verdirmektedir. Filistinli bir gazeteci olan Abdulbari Atwan tarafından “Amerikalı milliyetçi bir Siyonist” olarak tanımlanan John Bolton’un Trump’ın yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atanması, Dişisleri Bakanlığı görevine CIA şefi Mike Pompeo’nun getirilmesi “Trump’ın şımarıklıkları” olarak değerlendirilemez.

Tıpkı “başkanlık sistemi”ni şiddetle isteyen, faşizmin nadide temsilcilerinden MHP ile kol kola giren, Ortadoğu’yu kana bulayan ve bu konuda da devam edeceğini sıkça dillendiren Erdoğan’ın, tüm bunları “iktidar hırsından” kaynaklı yapmadığı, tüm bunların böyle adlandırılamayacağı gibi…

Emperyalist-kapitalist sistem kendini yenilemeye ve çürüyen yanlarını yeni savaşlarla kapatmaya hazırlanıyor. Erdoğan ve Trump tam da emperyalist-kapitalist sistemin bu yeni döneminde görev alabilecek ve bu süreci görevleri ve yetkileri dahilinde güçlü bir şekilde yerine getirebilecek “hırslı” devlet görevlileri sadece! Onlar devletlerin çıkarını ve geleceğini belirlemiyor, aksine devletin çıkar ve gelecek yönelimleri onları belirliyor ve yönetiyor.

 

Asıl “vatan haini” kimdir?

Şimdi bu çıkar ve yönelimler doğrultusunda halklara düşmanlığını sürdüren AKP’ye ilk destek ilk elden CHP’den geliyor. İktidar olabilmekten ümidini kesince ve bu konuda gereken beceriyi, “hırsı” ortaya sermeyince demokrat kesimleri manipüle etme, toplumsal muhalefeti parçalama görevini üstlenen CHP, Erdoğan’dan gelen Şengal ve Minbiç açıklamasının ardından hemen bir açıklama yapıyor ve Ortadoğu halklarının kanının dökülmesinden o da adeta payını istiyor: “TSK’nin Münbiç’e düzenleyeceği olası bir operasyonu CHP olarak destekleyeceğiz. Afrin’e yapılan operasyona Türkiye’de herkes destek verdi. Destek vermeyen bir Allah’ın kulu var mı?” (CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu)

Anlaşılan Kılıçdaroğlu’na göre Efrîn’de işgale karşı çıkanlar “Allah’ın kulu değil” ya da Erdoğan’ın deyişiyle “vatan haini”! Keza Boğaziçi Üniversitesi’nde Efrîn’de dökülen kan için lokum dağıtan sivil faşistleri kovan devrimci ve ilerici öğrencileri hedef tahtasına koyan Erdoğan, onlar üzerinden Efrîn işgaline karşı çıkan halk gençliğini “vatan haini” ilan etmiş ve “bu komünist gençlere okuma hakkı vermeyeceği”ni ilan etmişti! Elbette “resi”lerinin dediğini yerde bırakmayan devletin kolluk güçleri Boğaziçili öğrencilerin ev ve yurtlarına baskın yaparak terör estirmiş ve 10’dan fazla öğrenciyi günlerdir gözaltında tutmaktadır.

“Vatan hainliği”, egemenler tarafından ezilenlerin safında olan yüreklileri, devrimci ve ilerici özneleri marjinalleştirmenin kodu olmuştur tarih boyunca. Bunlardan biri de Fransız felsefeci Francis Jeanson, yani Vincent olmuştur.* Jeanson, en yakın dostlarından biri olan Jean-Paul Sartre’a şöyle yazmıştı bir mektubunda: “Doğru olanı mı seçtik? Evet, öyle düşünüyorum, çünkü başka yol yok. Fransa’nın bir numaralı sorunu Cezayir sorunu olduğu için, solu böyle bir yola, mücadele eden bir halkla dayanışmaya çağırmak gerekiyordu. Cezayir’de en az bir üyesi gerilla olmayan veya Fransızlar tarafından işkence edilmeyen, öldürülmeyen bir aile kalmadı. Cezayir nüfusunun yaklaşık yüzde 15-20’si, kamplarda yaşıyor. Bu kamplarda gaz odaları ve insan yakılan fırınlar olmadığını düşünerek kendimizi avutmalı mıyız?”

Jeanson, Fransa’nın Cezayir’i işgal ettiği ve Fransız Komünist Partisi’nin dahi işgale işgal diyemediği yıllarda tutarlı bir aydın tavrı gösterir ve “Cezayir Fransa değil” başlığıyla bir yazı kaleme alır. Ancak bununla da kalmayan Jeanson “Jeanson Ağı” ya da “Bavul Taşıyıcılar” adıyla bilinen, Cezayir’in bağımsızlıkçı örgütü FLN’ye doğrudan bağlı bir örgüt kurarak Cezayir bağımsızlığını kazanan dek illegal faaliyet yürütür. Yakalanmasa da hakkında hapis cezaları verilir ve “vatan haini” ilan edilir. Kendisine “vatan haini” diyenlere Jeanson’un yanıtı ise oldukça nettir: “Asıl Fransa, yoksul halklara zulmederek kendi değerlerine ihanet etmiştir!”

Ülkemizde yaşayan ulusların da, inanç topluluklarının da değerleri Efrîn işgali ile kirletilmiş, işgalci ve katliamcı bir devletin sınırları içerisinde yaşama utancı halkımıza şovenizm zehri eşliğinde enjekte edilmiştir.

İşte asıl vatan haini olanlar, halkımızın biricik ve ilerici değerlerinin üzerine basarak ezenler ve tarihi manipüle ederek Karataylar, Cihan Fatihleri ile işgallerini süsleyenlerdir. Bizlere düşen ise tutarlı bir aydın ve militan olan Jeanson’u örnek almak ve “tutarlı komünist özne” olmanın gereklerini yerine getirmektir!

 

* Jeanson’a ilişkin ayrıntılı yazı için bakınız:

Bir ‘vatan haini’nin onurlu hikayesi, Kayıt Defteri/Arif Mostarlı

Özgürlükçü Demokrasi, 19 Mart 2018

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu